Collector
Paramparça bir hafızanın çok sesli yankısı | Collector
Paramparça bir hafızanın çok sesli yankısı
BirGün Gazetesi

Paramparça bir hafızanın çok sesli yankısı

Irmak ADA Bazı coğrafyalar vardır; havası suyu insanın sadece bedenini değil, kaderini de şekillendirir. Cevat Turan’ın Mona Yayınları tarafından yayımlanan yeni romanı “Meri - Kırık Bir Ada Hikâyesi”, sayfalarını açar açmaz yüzünüze esen hüzünlü ve tekinsiz bir ada rüzgârıyla karşılıyor sizi. Merkezinde, herkesin kendine göre tanımladığı, koca bir coğrafyanın arzularını, günahlarını ve yaralarını tek başına sırtlanan bir kadın duruyor. Ancak bu kitap sadece bir kadının trajedisi değil; parçalanmış bir toplumsal hafızanın, yitirilmiş masumiyetin ve sessiz bir çöküşün çok sesli panoraması. Turan, klasik bir anlatıcı kullanmak yerine bizi adaya dışarıdan gelen bir gazetecinin ses kayıt cihazının başına oturtuyor. Kitabın yapısı, tıpkı İmroz’un (Gökçeada) kendisi gibi paramparça. Bir çobanın felsefi bilgeliğinden, milliyetçilik ve açgözlülüğün ete kemiğe bürünmüş hâli olan bir gaspçının tüyler ürperten itiraflarına, saplantılı bir askerin pişmanlığına kadar uzanan geniş bir koro var karşımızda. Romanın ana karakteri Meri’nin hayatındaki derin fay kırıklarını, onun etrafında pervaneye dönen, ona dokunan, onu seven ya da yakan bu farklı karakterlerin ağzından dinliyoruz. Metin, sadece bireysel bir yıkımı değil; göçe zorlanan hayatları, adanın değişen demografisini ve ataerkil dünyanın bir kadını nasıl kendi bencil yansımalarında boğduğunu tartışmaya açıyor. Meri, kimsenin sahip olamadığı, tam da bu yüzden herkesin bir parça koparmaya veya cezalandırmaya çalıştığı o masum, asi ruhun ta kendisi. Yazar, bu çok sesli koronun her bir ferdine özgü bir ritim yaratarak dikkate değer bir dil işçiliği sergiliyor. Metnin dokusu kesinlikle pürüzsüz ve uysal değil; aksine melankolik ve yer yer rahatsız edici derecede sert. Karakterlerin ağzından dökülen kelimeler, bir röportajın doğal, gündelik dağınıklığını taşırken bir yandan da şiirsel bir derinliğe ulaşıyor. Özellikle romanın açılışını yapan Deli Garip’in, “Burada rüzgâr öylesine nazlı, öylesine hüzünlü bir şarkıyı söyler gibi ağaçların yapraklarından süzülüp geçer ki bütün doğa konuşur sanırsınız” deyişindeki o ağırbaşlı hüzün, kitabın genel atmosferine sirayet ediyor. Turan karakterlerini yargılamıyor; en karanlık yüzleri bile kendi vicdanlarıyla ve zaaflarıyla baş başa bırakıp, okuru bu ahlaki labirentin içinde yolunu bulmaya zorluyor. Ne var ki bu yoğun çok seslilik, metnin içinde kaybolmaya teşne okuru zaman zaman zorlayabilecek bir sarmal yaratıyor. Birçok farklı zihnin içinde gezinmek, her karakterin kendini aklama ya da günah çıkarma çabasını dinlemek ağır bir psikolojik yük. Turan, yazar olarak bazı sır perdelerini aralarken bilerek boşluklar da bırakmış. Örneğin, metin boyunca herkesin hakkında konuştuğu, yargıladığı veya arzuladığı Meri’nin kendi sesini neredeyse finale kadar duyamıyoruz. Bu durum okurda başlarda bir eksiklik duygusu, karakterin kendisine ulaşamama hüsranı yaratabilir. Ancak okudukça yazarın asıl niyetinin tam olarak bu “boşluk” olduğunu seziyorsunuz: toplumun kendi günahlarını bir kadının suskunluğu üzerine nasıl inşa ettiğini göstermek için o sessizliğe ihtiyacımız var. Meri’nin sonlardaki o kısa ama yıkıcı isyanı, tam da bu uzun “nesneleştirilme” bekleyişinin ardından anlam kazanıyor. “Meri - Kırık Bir Ada Hikâyesi”, bir adanın veya bir kadının hüznünden öte, suskunluğun nasıl suç ortaklığına dönüştüğünün ve “kader” diyerek geçiştirdiğimiz kötülüklerin ardındaki insan yapımı felaketlerin romanı. Turan bunu bize söylemiyor; Meri’nin o kısa, geç kalmış isyanında gösteriyor. Kitabın kapağını kapatırken içinizde kalan da tam olarak bu: O isyanın neden bu kadar geç geldiğinin ve bizim buna neden bu kadar alışkın olduğumuzun sessiz ağırlığı.

Go to News Site