BirGün Gazetesi
Burhan ŞEHİT Karanlık ve Mavi: Bir Halikarnas Balıkçısı Romanı erken Cumhuriyet’in yüksek tansiyonlu bir dönemine bakıyor. Devlet genç, refleksleri hızlı, sinir uçları hassas. Güvenlik kaygısı ile düzen kurma ihtiyacı iç içe geçmiş. Askerlik yalnızca bir kurum değil; varlığını yeni ilan etmiş bir düzenin omurgası. Böyle bir atmosferde kelimeler bile dikkatle yürümek zorunda. Cevat Şakir Kabaağaçlı tam da bu iklimde askerlik üzerine bir yazı kaleme alır ve kendini İstiklal Mahkemeleri’nin sert ve temyizsiz karar mekanizmasının içinde bulur. Sürgün, dönemin olağanüstü hukuk pratiğinin bir sonucu olarak belirir. Genç bir devlet kendini berkitirken, bireysel bir metin ağır bir yankı üretir. Fakat romanın asıl gücü bu tarihsel kırılmayı dramatize etmemesinde. Sevim Kahraman, Balıkçı’yı bir mağduriyet anlatısının merkezine yerleştirmez. Onu sızlanan değil, yön değiştiren bir bilinç olarak kurar. Sürgün bir düşüş değil, bir istikamet genişlemesidir. Çünkü burada tuhaf bir dönüşüm yaşanır: Devletin dışına itilen bir hayat, kendi merkezini kurar. Zayıflatılan bir ses, başka bir tonda çoğalır. Sürgün, yokoluş gibi görünür; oysa tam da orada bir varoluş mayalanır. Bodrum yalnızca bir coğrafya değil, bir yeniden doğuş mekânıdır. Denize bakan adamın zihni kuzeye doğru yükselen modern başkentlere değil, Ege kıyılarının kadim şehirlerine uzanır. İlerlemeyi dikey bir tırmanış gibi değil, yatay bir yayılım gibi düşünür. Paris’in ışıklarıyla değil, Milet’in, Halikarnassos’un, Efes’in katmanlı hafızasıyla konuşur. Harita değişmez; fakat merkez yerinden kıpırdar. Onun Bodrum’daki hayatı da bu sessiz dönüşümün parçasıdır. Sadeleşen bir ev, genişleyen bir ufuk… Mülkiyetle arasına bilinçli bir mesafe koyarken düşüncesini keskinleştirir. Bu, romantik bir inziva değil; antik Kinik geleneği çağrıştıran bilinçli bir duruştur. Sinoplu Diyojen’in kalabalık meydanlarda yaptığı şeyi, o kıyının rüzgârında yapar: Fazlalıkları azaltarak gerçeği büyütmek. Gösterişten arınmış bir hayat, düşüncenin en rafine hâline dönüşür. Balıkçı’nın Anadolu’ya bakışı nostaljik değildir. Uygarlığın başlangıç noktasını başka bir yere işaret ederken bunu ilan etmez; yalnızca yönünü çevirir. Tarihin kenarında bırakılmış bir coğrafyayı merkeze doğru çekerken sesi yükselmez. Çizgisel ilerleme fikri, bu sessiz yön değişimi karşısında fark edilmeden gerilir. Romanın başarısı ana damarların diğerinde devam eder. Balıkçı ne devlete karşı bir polemik figürüdür ne de romantize edilmiş bir sürgün. O, belki de henüz sırası gelmemiş bir düşüncenin taşıyıcısı gibi durur. Zamanıyla kavga etmez; zamanın ufkunu genişletir. Diğer yandan okur Cevat Şakir’i yorumlamanın ötesinde Bodrum kıyısında onunla birlikte denize bakar. Sürgünü açıklamaz, o iklimin içinde nefes alır. Metni okurken Cevat Şakir’in düşünce biçimini de biraz ödünç alır. Anadolu’nun sesini Ege’nin mavisiyle birleştiren bir bilinç, merkezî anlatıyı gürültüyle değil, derinlikle sarsar. Çünkü köklerini hatırlayan bir coğrafya kendisine biçilen rolü sessizce genişletir, kabına sığmaz. Cevat Şakir de öyle yapar. Aynı kadim mayayı taşırlar; ve o mayanın özünde pratiğe taşınan tarihsel bir başkaldırı vardır. Onun mavisi bir manzara değildir. Dünya’nın ekseni gözle fark edilmeyecek kadar küçük bir derece değişse bile mevsimler başka türlü yaşanır. Balıkçı’nın bakışı da böyledir; ilk anda yalnızca bir yön tercihi gibi görünür, fakat zamanla bütün iklimi değiştirir.
Go to News Site