Collector
Zifirî karanlık | Collector
Zifirî karanlık
BirGün Gündem

Zifirî karanlık

Salı günü Çağlayan Adliyesi ’nde yargılanırken, savunma yapmak yerine bana isnat edilenden daha ağır bir suçu oracıkta ihbar ettim. O suçu, “gazetecileri etkisiz hale getirmek suretiyle halkı karanlığa boğmak” olarak tanımladım. Asıl isnat edilen suçtan değil de, belki de bu suçu ihbar ettiğim içindir ki, 2,5 yıl hapis cezasına çarptırılıp çıktım, Adliye Sarayı’ndan. Ama bu karanlığa karşı haykırmak ve insanları bu karanlığa karşı bir kez daha yüksek sesle uyarmak gazeteci olarak boyun borcumuzdur. Çünkü simgesi – logosu “ampul” olan bir siyasi hareketin izlediği politikaların, toplumun “her türlü ışık kaynağını kapatmak” ve ulusal bir karartma yaratma amacı, maalesef hedefine ulaşmaya çok yakın. Aslında, sözünü ettiğim bu “Zifirî Karanlık” , sadece halkı bilgiden ve haberden yoksun kılarak sevk ettikleri bir durum değil. Hayatın her alanında ve her anlamda acımasız ve kesif bir karartmayı hayata geçirmek, Recep Bey Rejimi ’nin neredeyse çeyrek asırdır günlük rutini haline geldi. Elindeki kalemi, klavyeyi, mikrofonu, kamerayı bir fener gibi kullanan yiğit gazetecileri karanlık zindanlara tıkma telaşındaki rejim, bu “Zifirî Karanlığı” büyütmek için var gücüyle çalışıyor. Ülke sorunlarını içinden çıkılamaz bir korkunç girdap haline getiren Rejim, eğitim alanını gerçek anlamda bir karanlığa boğarak okulları “çocuklarımızın kafalarını aydınlatan değil tam tersine ortaçağ karanlığına mahkûm eden” bir çizgi izleyerek o ulusal “Zifirî Karanlığa” katkıda bulunuyor. Bir yandan “terörsüz Türkiye” diye içi boş bir sloganla, ülkenin en köklü sorunlarından birin çözme kandırmacası ile toplumu oyalayan rejim, bir yandan da sadece sokaklarda ya da kırsalda değil, ana babaların devlete güvenerek çocuklarını yolladıkları “okullarda bile oluk oluk kanın döküldüğü bir terör ortamının” müsebbibi olarak karşımıza çıkarken “Hani nerede terörsüz Türkiye?” dedirtiyor. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş ’ta 2 gün üst üste yaşanan ve geri planında “şiddeti körükleyen toplumsal kültür ögelerinden beslenen katliam boyutundaki saldırılar” zaten aylar ve yıllardır adeta “geliyorum” diye bağırmaktaydı. Bireyleri öğrenci ya da öğretmen olan tüm ailelerin evlerine kapkara bir örtü gibi çöktü, 2 ilimizdeki bu peş peşe kanlı saldırılar. Zaten, müfredatı karartılmış sınıflarda aç karnına öğrenim görmek zorunda kalan, devletin içine düşürüldüğü mâlî zaaflar ve ihmal nedeniyle temizlenemeyen okullara gidip gelen çocuklarımızı ve eğitimcileri, bir de “yolunu ve aklını şaşırmış eli silahlı gençlerin” kurşunlarına hedef olmak gibi bir akıbet bekler oldu, her sabah. Her gün daha da fazla karartılmak istenen ilk – orta - lise müfredatını aşabilen, bir şekilde diploma alabilen, kalitesi yerlerde sürünmeye başlamış ve neredeyse her birinin tepesinde bir kayyumun çöreklendiği üniversitelere erişip de ekonomik güçlüklere rağmen okuyup bir diploma alabilen gençleri de, işsizliğin veya asgari ücretin, yani sefalet koşullarının karanlık dünyası, kapıda karşılıyor. Sokaklarda eski ya da yeni nesil çetelerin “cirit” attığı, özellikle büyük kentlerde can güvenliğinin sıfır seviyesine doğru seyrettiği bir ortam hazırlarken, uyuşturucu kullanımının 12 - 13 yaş seviyesine indiği, hemen her köşe başında zehir tacirlerinin at koşturduğu kapkaranlık bir yer haline dönüştü memleket. Fabrikalarında atölyelerinde her gün mutlaka bir işçinin önlemsizlik nedeniyle canını verdiği, bize “kaza” diye yutturulmak istenen iş cinayetlerin kurbanı olduğu bir ülkenin sürüklendiği o “Zifirî Karanlık” giderek göz gözü görmez bir yere dönüştürüyor bu canım toprakları. Lanet olasıca erkek şiddeti de bu karanlığa elinden gelen katkıyı yaparken, yine her gün bir kadının hayatı, eğitimsizlik ve toplumsal kültürel zafiyetin ellerinde son buluyor. Rejimin karakteriyle özdeş bir “hayata düşmanlık” dalgası, yeşile ve maviye, yaşayan her şeye, dala, çiçeğe, ağaca, denize, nehre, göle, yaşayan hareket edebilen her şeye, börtü böceğe bile hasmane bir saldırı dalgası ile hunharca adeta “kafa – göz girişiyor” bu karanlığı daha da koyulaştırmak istercesine. En temel gıdaya erişimin bile bir maceraya ve amansız bir mücadeleye dönüştüğü çarşıda pazarda, fiyat etiketlerinin fıldır fıldır yukarı yönde hareketliliği, emeklinin ve emekçinin hayatını karartmaya devam ediyor. Okul kantinlerinde 50 – 100 liralık bir tostun bile yarım satıldığı, oraların bile veresiye defteriyle döndüğü, canım yurdumun eczanelerinin bile ilacı veresiye usulü satmaya başladığı haberleri, yüreklerimizdeki “Zifirî Karanlığı” dayanılmaz boyuta ulaştırıyor. Hele bir hastalanmayagörün; hastane koridorlarında “şifaya erişim amaçlı engelli koşuların, fahiş sağlık maliyetlerinin ve uzun bekleme sürelerinin ” yarattığı kapkaranlık tablo, bunu utanmadan “devrim” diye pazarlayanların vicdanlarındaki o kapkara rengi fena halde temsil ediyor. Ancak bu kapkara tablonun bizlere unutturmaması gereken bir gerçek var. O da, astronominin evrensel gerçeği: “Karanlığın en kesif olduğu anın, şafağın sökmesine en yakın an” olduğu gerçeği. Her şeyin karanlık olduğu bir durumda bile, “enseyi karartmamak” gereğini akıldan çıkarmıyoruz. Her bireyin, kurtuluş inancıyla yakacağı tek tek devrimci meşalelerin, bu karanlığı yırtıp yolumuzu aydınlatacağı bir mücadelenin her ilde, her ilçede, her mahallede, her tarlada, her fabrikada, her kampüste yakılmakta olduğu ve büyük bir alev topuna dönüşme kararlılığı içinde bulunduğu da başka bir gerçek. Yırtacağız bu karanlığı. Başka yolu yok.

Go to News Site