BirGün Gazetesi
Av. Sema YURTBİLİR - EŞİK Gönüllüsü Türkiye’de kadınların eşit yurttaşlık mücadelesi, yalnızca toplumsal alanda değil, hukuki zeminde de uzun ve zorlu bir sürecin ürünüdür. Medeni Kanun başta olmak üzere temel yasal düzenlemelerde, bugüne kadar elde edilen kazanımlar, kadınların ekonomik ve sosyal varlıklarını güvence altına almayı amaçlamaktadır. Ancak son günlerde yetkili ağızlardan kamuoyuna yansıyan açıklama ve tartışmalar, 12. Yargı Paketiyle birlikte kadınların kazanılmış haklarının yeniden ciddi bir tehdit altında olduğunu açıkça göstermektedir. Her yargı paketinde benzer girişimlerin tekrar tekrar gündeme getirilmesini tesadüf olarak görmüyoruz. Bu girişimlerin arkasında, kadınların kazanılmış haklarını budamaya yönelik sistematik bir yaklaşımın bulunduğuna inanıyoruz. Özellikle EŞİK Platformu tarafından yapılan açıklamalara yansıyan gelişmeler, meselenin “boşanma süreçlerinin hızlandırılması” olmadığını; aksine kadınların ekonomik ve hukuki güvencelerinin hedef alındığını ortaya koymaktadır. Neden kadınların haklarının hedef alındığını düşünüyoruz? Çünkü ekonomik gücü elinde bulunduran çoğunlukla erkekler ve kadın yoksulluğu toplumsal bir gerçeğimiz. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik değil, eşitsizliği pekiştirecek politikalar üretilen bir sistemde yaşıyoruz. Kadınlar yoksulluk nedeniyle adalete erişimde dahi eşit değilken, yıllarca ev içi emeği yok sayılmış, çalışma hayatından uzaklaştırılmış, yoksullaştırılmış kadına, “boşanmayı halledelim, tazminatına, nafakana, velayete sonra bakarız” demek, “ne halin varsa gör” demektir. Kadınlar, boşanma davası süresince kalabildikleri aile konutundan çocuklarıyla birlikte hızlıca çıkarılacaklar ve yıllarca tazminat, nafaka gibi ekonomik haklarının, çocuklarının velayetinin pesinde koşacaklar demektir. Dolayısıyla böyle bir düzenlemeden bilhassa ekonomik olarak etkilenecek olan hiç tartışmasız kadınlar ve çocuklardır. TBMM’de yapılan bir komisyon toplantısında iktidar Milletvekili Adem Yıldırım tarafından dile getirilen “taraflardan birinin ‘hayır’ demesiyle boşanmanın gerçekleşmesi” yönündeki öneri, iktidarın söylemleri açısından kritik bir eşik olmuştur. Bu yaklaşım, boşanmayı iki taraflı bir hukuki süreç olmaktan çıkarıp tek taraflı bir irade beyanına indirgemektedir. Tarif edilen bu şeyin adı, dini referanslara dayalı, “boş ol” sistemidir. Oysa evlilik nasıl iki kişinin rızasıyla kuruluyorsa, boşanma da ya karşılıklı uzlaşma ya da yargısal değerlendirme ile gerçekleşmek zorundadır. Üstelik hızlı boşanmak isteyen kusurlu taraf, diğer tarafın ekonomik haklarını teslim ederek, anlaşmalı şekilde boşanabilir, hukukumuzda bunun yolu da açıktır. Boşanmayı hızlandırmak kadınların mali haklarını budayarak değil, nitelikli, yetkin hakimler ve adli personellerle; yargılamanın hızlandırılmasına yönelik ciddi, denetime açık, tarafları hak kaybına uğratmayacak politikalarla gerçekleştirilebilir. Nafaka, tazminat ve velayet gibi konular boşanmanın merkezindedir. Bu hakların boşanmadan ayrıştırılması; kadınların ve çocukların doğrudan yoksulluğa ve güvencesizliğe itilmesi anlamına gelir. Elbette hepimiz hızlı ve adil bir adalet sisteminin hayalini kuruyoruz. Fakat kimseyi hak kaybına uğratmadan. Öte yandan, “hızlı boşanma” adı altında tartışılan düzenlemelerin aile arabuluculuğu ve nafakanın süresinin sınırlandırılması gibi başlıklarla birlikte gündeme gelmesi, getirilmek istenen bu düzenlemelerin ardındaki gerçeğe dair iddialarımızı doğrular niteliktedir. Kadınların medeni hakları budanarak, eşitlikçi, laik Medeni Kanun’un aşındırılması ve ataerkil, reisli aile modelinin güçlendirilmesi, dini referanslara dayalı bir boşanma sisteminin getirilmesi endişemiz son söylemlerle daha da artmıştır. Nafakanın süreyle sınırlandırılması, kadınları doğrudan daha derin bir yoksulluğa itecektir. Adı üzerinde “yoksulluk” nafakası, zaten yoksulluk ortadan kalkınca kaldırılabilen bir müessesedir ve kusurun daha ağır olmaması şartı ile bağlanır. Miktarı nafaka yükümlüsünün mali gücüne göre belirlenir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmadığı, kadınların ekonomik kaynaklara eşit şekilde ulaşamadığı, sosyal devletin yükümlülüklerini yerine getirmediği bir sistemde, nafakanın süreyle sınırlandırılması tartışmaya açılamaz. Benzer şekilde, aile arabuluculuğu önerisi de ciddi riskler içermektedir. Şiddet, baskı ve eşitsizlik içeren ilişkilerde tarafların “eşit” kabul edilerek müzakere masasına oturtulması, kadınlar açısından yeni hak ihlallerine kapı aralayacaktır. Kadına yönelik şiddetin katlanarak büyüdüğü, bazı günler 8-10 kadın cinayeti ile uyandığımız bir ülkede, arabuluculuk mekanizmasının ön şart haline getirilmesi, kadınların adalete erişimini zorlaştıracaktır. Tüm bu konular hakkında EŞİK Platformu web sitesinde ayrıntılı, gerekçeli açıklamalarımız bulunmaktadır. Kadınların ve çocukların haklarını güvence altına almayan hiçbir düzenleme, “reform” olarak adlandırılamaz. Bugün yapılması gereken, Medeni Kanun’un eşitlikçi yapısını zayıflatmak değil; onu etkin şekilde uygulamak ve güçlendirmektir. Bu yüzden EŞİK Platformu olarak yıllardır diyoruz ki “Yasalara Dokunma Uygula.”
Go to News Site