Collector
Masum olmayan büyük gözler | Collector
Masum olmayan büyük gözler
soL Haber

Masum olmayan büyük gözler

Peş peşe yaşanan iki olayın ardından suç işleyen çocuk gerçeği sarsıcı bir şekilde toplumun karşısına çıktı. soL’da konuyla ilgili çok sayıda haber yapıldı, köşe yazılarında ele alındı. Kaçıranların en azından Alpaslan Savaş’ın ( Küçük Amerika ) yazısını okumasını tavsiye ederim. Savaş, yazısında: günümüzde çocukların yetiştiği konjonktürden, onları saran karanlıktan ve nasıl bir geleceksizlikle baş başa olduklarından bahsediyor. Yaşananlara kişisel manyaklık açıklamasıyla değil toplumsal çürümenin boyutlarıyla birlikte bakılabildiğinde zaten böyle bir dünyada, bir çocuğun travmatize olmadan büyüyemeyeceği ortaya çıkıyor. Peki hep böyle miydi? İnsanlık adına iyi olan birçok başlıkta öyle bir kötüye gidiş var ki; 80’lerde doğmuş bizim yaş kuşağımız bile kendi çocukluğu ile bugünün çocuklarının yaşamı arasındaki farkı görüp dehşete kapılıyor. Sokakta oynayamayan; oyun denince aklına yalnızca ekran gelen şimdiki çocukluk hâli, bunun en görünür örneği. Tarihsel karşılaştırmayı daha da geriye götürürsek, belki de en dramatik tabloyu 18. yüzyılda, kapitalizmin sermayedarlarının sömürüyü en kuralsız biçimde uyguladığı dönemde, görüyoruz. Örneğin İngiltere’de çocuk işçiler, minik bedenlerine “uygun” görülen ağır işlerde daha küçücük yaşlarda eziliyor; çok çocuk doğurmanın daha çok iş gücü anlamına gelmesiyle de yaşamın değeri iyice düşüyordu. Sistemin uyguladığı sömürü şiddeti, şüphesiz sokağa da eve de yansıyordu. Ancak konumuz sanat. Sanatta çocukluğun yansımaları denince akla gelen çarpıcı isimlerden biri de ABD’li ressam Margaret Keane’dir. Büyük gözlü figürleriyle tanınan Keane, çoğunlukla çocukları, kadınları ve hayvanları resmeder. Eserlerindeki en belirgin duygunun çocukların masumiyeti ve kırılganlığı olduğunu görürüz. Resim sanatı açısından “kiç” sayılabilecek bu işler, özellikle ilk çıktığı yıllar olan 1960’larda ABD’de büyük bir ticari başarı kazanır. Keane’in resimlerinin ticari başarıya ulaşması ve halk arasında bu denli yaygınlaşması, sanat tarihinde “yüksek sanat” olarak adlandırılan sanat ile popüler olan arasındaki ikiliği görünür kılar. Ancak biz bugün Keane’in eserlerine başka bir açıdan bakacağız. Öncesinde ise eğlenceli bir bilgiyi paylaşıp geçmek istiyorum: Margaret Keane, resimlerine sadece soyismini kullanarak imza atmış. Ressam olan eşi Walter Keane de bu imzayı kolaylıkla kendi lehine çevirmiş ve bu yanılgıyı fütursuzca övgü toplayarak beslemiş. Resimlerin giderek ticari başarı yakalaması ve bu başarının ardında “ancak bir erkeğin olabileceği” yönündeki ön kabulle, Margaret Keane de (bir şekilde) sadece soyismiyle imzalamaya devam etmiş.  Gerçek ise boşanma davası sırasında görülen duruşmalardan birinde, Margaret Keane’in asıl ressamın kendisi olduğunu iddia etmesi ve bunu kanıtlamak için mahkeme önünde resim yapma yarışına girmeleriyle ortaya çıkmış. Walter Keane mahkemede resim yapmayı reddederken Margaret Keane resmini tamamlamış. Bu sıra dışı olay ve ressamın hayatına dair daha fazla ayrıntı için, Keane’i anlatan “Büyük Gözler” filmi izlenebilir. Konuya tekrar dönecek olursak. Eshnunna’daki (günümüzde Tell Asmar, Irak) Meydan Tapınağında bulunan adak figürü heykelleri, Sümerler, MÖ yaklaşık 2700, Alçıtaşı (gypsum), deniz kabuğu ve siyah kireçtaşı kakmalı. Sanatta abartı, anlatılmak istenen konuyu ya da uyandırılmak istenen duyguyu daha güçlü ifade etmek için başvurulan bir yoldur. Üstelik bu yaklaşım yalnızca modern dönemde aşina olduğumuz dışavurumcu anlatıma da ait değildir; sanat öncesi sayılabilecek arkaik dönemlerde de karşımıza çıkan oldukça eski bir yöntemdir. Sümerlere ait olduğu düşünülen görseldeki adak figürleri, insanları temsil etmek üzere tapınaklara yerleştirilirdi. Bu figürlerin, temsil ettikleri kişiler adına gün boyu dua ettiğine inanılırdı; böylece insanlar gündelik hayatlarına devam edebilir, tarlasında çalışır, hayvanını güderken aynı zamanda ibadetini de sürdürüyor sayılırdı. İşte bu amaçla yapılan figürlerin gökteki cennete bakan kocaman gözleri, tanrısına yalvaran küçücük ve aciz elleri olurdu. Keane, Sümerlerin bu figürlerinden etkilenmiş midir bilinmez. Ancak arkaik dönem ile “neyin sanat olup olmadığı”nı tartıştığımız modern dönemler arasındaki temel fark şudur: Arkaik çağda hiçbir şey, sanat yapmak için yapılmaz. Bu yüzden modern dönemde yeniden dolaşıma sokulan her “ilkel” yaklaşım, artık baştan bir sanatsal amaçla seçilir ve bu seçimle birlikte sanata dönüşür. Keane’in koca gözlü çocukları da kuşkusuz çocuk masumiyetini vurgulamanın bir yolu gibi görünür. Bazı resimlerde üzgün, bazılarında düşünceli duran çocukların masumiyeti özellikle öne çıkar. Ancak bazı resimlerinde ise koca gözlerin altındaki tuhaf yüz ifadesi, insana garip bir ürperti verir. Sanki çocuk birazdan katil bebek Chucky’ye dönüşecek, eline bir bıçak alıp etrafına saldıracakmış hissi doğar. Elbette, hayatınız boyunca Chucky filmlerini izlemediyseniz bu bağlantıyı kurmak muhtemelen aklınıza gelmez. Zaten varmak istediğim nokta da tam burası. Diğer taraftan resimlerdeki çocuk yüzlerini oyuncak bebeğe benzetmek de tesadüf değil. Sonuçta iri gözlü çocuk, oldukça yaygın bir oyuncak bebek tasviri. Nitekim 1960’ta, Barbie bebeğin icadından yalnızca bir yıl sonra, Keane’in resimlerinden esinle Barbie’nin tam tersi olarak konumlanan “İsimsiz Küçük Hanım (Little Miss No Name)” adlı bir oyuncak tasarlanmış. Yoksul bir sokak çocuğunu andıran bu bebeğin üstü başı dökük, ayakları çıplak ve reklam fotoğraflarında eli açılarak yardım dileniyormuş gibi gösterilmiş. Gözüne de, tıpkı Keane’in portrelerinin çoğunda olduğu gibi, tek bir damla yaş eklenmiş. Üstelik satışları artırmak için ambalaja, bebeğin ağzından yazılmış kısa bir not da iliştirilmiş. Düşünün: Çocuğunuzla mağazadasınız; bir oyuncak bakıyorsunuz ve merak edip notu yüksek sesle okuyorsunuz (ya da çocuğunuz okuyor): “Beni sevecek birine ihtiyacım var. Oynamayı öğrenmek istiyorum. Lütfen beni evine götür ve gözyaşımı sil.” Paketin üzerinde yazan oyuncağın tam adı da: “İsimsiz Küçük Hanım: Gözyaşlı Bebek (Little Miss No Name: the Doll with the Tear)”. Bu oyuncak bebeklerin, çocuklara muhtaç olanlara yardım etmeyi öğretmesi amacıyla tasarlandığı iddia edilmiş. Çocuk eğitimi konusunda ahkâm kesemem; ama yetişkin biri olarak bile bu fikrin bende iyi bir duygu uyandırmadığını söyleyebilirim. Aslında bu oyuncak bebeğin, ya da genel olarak çocukların etrafını saran başka pek çok şeyin, farklı bir “eğitim” işlevi olduğunu söyleyebiliriz. O da: Düzenin ihtiyaç duyduğu yetişkini yetiştirmek. Belli ki 1960’larda bu ihtiyaçların içinde, yoksulluğun kaynaklarını sorgulamamak ve kişisel yardımın yapısal sorunları çözebileceği fikrini aşılamak da varmış. Ne var ki bu bebeğin ömrü uzun olmamış ve ilk çıktığı yıllarda biraz yaygınlaştıktan sonra ortalıktan kaybolmuş. Barbie ise piyasaya çıktığı yıldan beri satılmaya devam ediyor, demek ki oradaki ihtiyaç henüz hasıl olmamış. Bir çocuğun nasıl yetiştiği, onun sadece annesi ve babasının ne gibi insanlar oldukları ile açıklamak yüzeysel bir değerlendirme olarak kalmaya mahkum. Çocuğu yetiştiren şeyin tam olarak ne olduğu bu düzenin çarklarının nasıl işlediğini anlatan çokça yazı da yazıldı. İzninizle ben, Margaret Keane’in çocuk figürlerinin etrafımızı saran bu yanlış sisteme nasıl katkı sağladığına değinmek istiyorum. Bir imge ne zaman gerçeğin temsilidir ya da bir temsil olarak imge ne zaman gerçeği belirlemeye başlar?Kapitalizmin becerikli olduğu konulardan biri de gerçekliğimizin çeşitli araçlarla belirlenmesi, değiştirilmesidir. Çocuk masumiyetinin neredeyse tek göstergesiymiş gibi resimlere sığdırılan üzgün ya da gözü yaşlı olmak, zihnimizde öyle birleşik bir imgeye dönüşür ki duygularımız otomatik olarak buna göre belirlenir. Bir dönem pek çok kişinin evinde asılı duran “ağlayan çocuk” resminin kopyalarını, insanların bunu “masum çocuk” resmi olduğuna inanmalarından başka bir şeyle açıklamak gerçekten zor. Ya da, koca gözlü insan illüstrasyonları güzelliğin tanımı olarak o kadar baskın biçimde tanımlanıyor ki, dünyanın yarısı güzelleşmek için gözlerini makyajla daha iri göstermeye çalışıyor. Üstelik imge her zaman sadece resimle üretilmez. Günümüzde görsel üretmeye imkan veren her araç, alımlayabileceğimizin çok ötesinde bir imge akışı yaratıyor. Adoloscene dizisi de ilk çıktığında tam da bu bağlamda tartışılmıştı. Okulda yaşıtlarını öldürdüğü iddiasıyla sorgulanan bir gencin ailesiyle yaptığı konuşmalar, suçun arkasında görünmeyen başka sorunlara işaret ediyordu. Çocuğunun işlediği iddia edilen suçla sarsılan aile, aslında çocuğun anlam dünyasında kendilerinden çok, etrafını kuşatan sistemin ne denli etkili olduğunu fark ediyordu. Ancak bu düzene sadece çocuklar maruz kalmıyor, çocukluğumuzdan itibaren sürekli hep beraber maruz kalıyoruz. Çocuğunu atış poligonuna götürüp nasıl ateş edeceğini öğretenler de; kendi çocukluğundaki hayal kırıklıklarını ve gerçekleşmeyen arzuları çocuğuna yaşatmamak isterken farkında olmadan onu bir “kendini gerçekleştirme” aracına dönüştürenler de; rekabeti hayatın doğal hâli sayıp sürekli kazanmayı isteyen ve çocuğunu bir projeye çevirenler de, kuşkusuz iyi ebeveynlik yaptıklarını düşünüyor. Sorun şu ki, iyi ebeveynlik tek başına yapılamaz, tıpkı çocuğun sadece anne ve babası tarafından yetiştirilememesi gibi. Tartışma bazen “yumurta mı tavuktan yoksa tavuk mu yumurtadan çıkıyor” noktasına dönse de, meseleye diyalektik ilişkiyi dışarıda bırakarak bakmak gerçekçi olmaz. Nasıl hissedeceğimizi yönlendiren, kimden nefret edeceğimizi ya da neyi masum bulacağımızı belirleyen bu düzenle kavga ederken, en azından popüler olanı sorgulamak iyi bir başlangıç olabilir.

Go to News Site