BirGün Gazetesi
Etki Can Bolatcan Sosyal Bilimci Yavuz Çobanoğlu ile Türkiye’de şiddetin toplumsal köklerini, gençler üzerindeki etkilerini ve siyasal iklimle ilişkisini konuştuk. Çobanoğlu, şiddetin yalnızca bireysel değil, kültürel ve yapısal bir olgu olarak meşrulaştırıldığına dikkat çekerek, çözümün kapsayıcı ve eşitlikçi politikalarla mümkün olabileceğini vurguladı. Neden ve özellikle çocuk-genç kesimler başta olmak üzere giderek artan olumsuzluklarla karşılaşıyoruz? Öncelikle bu tespiti, bu hafta içerisinde yaşadığımız “okul saldırıları” üzerinden okumamız hatalı olabilir. Çünkü, eğer konumuz şiddet ise, yaşadığımız ülkenin tüm alanlarında (ton farklılıkları olmakla birlikte), kişilerin yaş, cinsiyet, eğitim farkı gibi niteliklerine bakmadan bu olgunun mevcudiyetinden bahsedilebilir. Kimse tek başına yaşamıyor ve hiçbir insan olan bitenden azade değil. Üstelik Türkiye’de şiddet, bir eğitim ve bir adalet aracı olarak meşru kabul edilen kültürel bir kod. Pek çok nesil, “adam edilmek” adına aile, çevre, okul ve askerde şiddet gördü. Mevcut kültürel yapı, erkekliği yüceltici değerlerle dolu olduğu gibi, güç ve şiddet uygulama tekeli de yine erkeklerde. Erkeklik inşasında makbul olan ne varsa tümü güce ve onu kullanma yetisine dayanıyor. Biraz nazik olan erkeklere “kız gibi” deniyor; politikacının “güçlü” görüneni seviliyor. Yine de çocuklar ve gençlerin burada bir farklılığı var. İnsanların eğitim seviyesini yükseltmek kulağa hoş gelen bir cümle olabilir ama eğitim yükselirse beklentiler de yükselir; politik iktidar buna karşılık veremezse bu durum türlü sorunlar olarak geri döner. Bugün baktığımızda geleceğe dair umutları kırgın; bir iş sahibi olma ihtimalini düşük gören; işi olsa aldığı ücretin yetmeyeceğini bilen; ailesinin yanında yaşamaya mecbur; isteklerini gerçekleştirememiş milyonlarca genç var ve sayıları giderek de artıyor. Bunların büyük çoğunluğu öfkeli, tabii bu “okul basmayla” sonuçlanmıyor ama kuvvetle muhtemel bu olgu onların kişisel ilişkilerinde fazlasıyla etkili. İktidarın yürüttüğü politikaların toplumsal yapı üzerindeki somut karşılıkları nelerdir, toplumda nasıl olumsuzluklar yaratıyor? 24 yıllık iktidarı boyunca AKP, politik olarak Türk ve İslâmcı, iktisadî olarak da neoliberal bir siyaset çizgisi takip etti. Yerellik, politik dilde “yerli ve millilik”, AKP’nin topluluğu bir takım norm ve değerlerde birleştirme siyaseti oldu. İnsanları (ve özellikle gençleri), bir takım değerlere bağlayacak biricik şeyin din/iman/inanç/Türklük olduğuna inandılar ve kitleleri de ikna ettiler. Bunları “birleştirdiği” oranda “bölebildiğini” ya hesaba katmadılar ya da umursamadılar. Az buçuk var olan kurumlaşmayı kazıdılar; tepki çeken kararlar, aflar vs. ile adalet duygusunu delik deşik ettiler; eğitimi dibe çekip, yazboz tahtasına dönüştürdüler; insanların birikimlerini enflasyonla erittiler; kurumların koltuklarını tek özelliği “kapı kulluğu” olan vasıfsızlara teslim ettiler; keyif alınan her şeyin ya tadını kaçırdılar ya yasakladılar ya da düşman vergisine bağladılar; gençlerin ülkede kalma umudunu körelttiler; çalışanları yarısını asgarî ücrete muhtaç edip, mülksüzleştirdiler; ülkenin doğası sömürge madenciliğinin vahşet çukurlarıyla doldu; olan bitenin duyulmasını engellemeyi “kıymet” sandılar; okulları sadece “nesil yetiştirme” yeri olarak gördüler. Ve tabi en kötüsü, bunların yarattığı toplumsal tahribatı hiçbir gün dikkate almadılar. Bu hafta yaşanan okul katliamları bu resmin minik bir parçası ve daha kötüsü insanlar bu olanları kanıksamaya başladı. Lâkin tüm bunlar bir tek soruya çıkıyor: Birbirinden bu kadar farklı ve ayrılmış topluluklar, orta ve uzun vadede aynı sınırlar içerisinde nasıl bir arada tutulabilecek? Ülkenin ikinci yüz yılındaki en önemli soru bence bu. Bu durumdan nasıl çıkılabilir? Yeni rejimin karşısında dayanışmayla mevcut çürümeden kurtulmak mümkün mü? Yeri gelmişken söylemeliyiz ki, “çürüme” insan toplulukları için kullanılmaması gereken bir kavram; tıpkı “sağlık”, “hastalık” gibi tıbbî kavramlarda olduğu gibi… Tarih boyunca gücü ve yetkiyi eline alanın, insanları “sağlıksız/hastalıklı” olarak damgalayıp, onları yok etmeye kadar giden uygulamaları meşrulaştırdığına çok şahit olduk. Dolayısıyla bu kavram setine, totaliter düşüncelerin mühürleri olarak bakmak gerekiyor. Nitekim insan toplulukları “çürümez”, onlar değişir, farklılaşır. Diğer yandan sosyoloji çözümü, dışlamadan herkesi kapsayıcı çağdaş değerler, ortaklıklar ve normlar oluşturmada buluyor. Toplumsal dayanışma ancak böyle kurulabilir. Fakat öncelikle bunu kitlelerin ısrarla talep etmesi, bu talepler etrafında iktidara gelenlerin bunu eğitim dâhil tüm alanlarda politikalara dönüştürmesi ve en nihayetinde de bu politikaların adil, rasyonel ve eşitlikçi bir biçimde uygulanması gerekiyor. Tüm Türkiye’de değil, dünyada da “yeni ortaklıklar” bulunasıya ve kabul göresiye kadar, bu parçalanmışlıklar sürecek gibi görünüyor. Sistem krizi derinleşirken: Eğitimdeki şiddet rejimin aynası
Go to News Site