BirGün Gazetesi
Gülseren Aydın Modern insanın en yaygın ama en az sorgulanan duygularından biri suçluluk. Üstelik bu suçluluk, artık belirli bir eylemin sonucu olmaktan çok, gündelik hayatın içine dağılmış, süreğen bir ruh haline dönüşmüş durumda. Sabah yeterince erken kalkamadığımız için, gün içinde yeterince üretken olamadığımız için, akşam yeterince sağlıklı beslenmediğimiz için suçluyuz. Daha fazla yürümeli, daha iyi uyumalı, daha doğru takviyeleri kullanmalıyız. Sürekli eksik, sürekli gecikmiş, sürekli yetersiziz. Bu suçluluğun kaynağı gerçekten biz miyiz? Dava’da Josef K., bir sabah ansızın tutuklandığında suçunun ne olduğunu bilmez. Roman boyunca bu suç hiçbir zaman açıklığa kavuşmaz. Ancak asıl mesele, suçun ne olduğu değil, suçluluk duygusunun nasıl üretildiğidir. Josef K., giderek kendini savunma ihtiyacı hisseder; ortada savunulacak bir şey olmasa bile. Çünkü suçluluk, dışsal bir yargıdan çok, içselleştirilmiş bir mekanizmaya dönüşür. Michel Foucault, modern iktidarın tam da bu noktada işlediğini söyler: İktidar artık yalnızca yasaklayan, cezalandıran bir yapı değildir; bireyin kendi kendini denetlemesini sağlayan bir ağdır. Disiplin toplumunda gözetim dışarıdan gelirken, günümüzde gözetim içselleşir. Birey, kendi davranışlarını sürekli ölçer, değerlendirir, düzeltmeye çalışır. Suç artık bir ihlal değil; bir performans eksikliğidir. Bugünün “sağlıklı yaşam” söylemi tam da bu içselleştirilmiş denetimin bir parçası. Bir yıl “günde on bin adım” yürümek zorunluluk gibi sunulurken, ertesi yıl bu sayı “bilimsel olarak revize edilip” beş bine indirilebiliyor. Dün magnezyum eksikliğimiz üzerinden kurulan bir eksiklik anlatısı, bugün başka bir takviye ile yer değiştiriyor. Bilimsel bilgi elbette değişebilir; ancak burada dikkat çekici olan, bu değişimin bireyde yarattığı süreklilik duygusu değil, sürekli eksiklik hissidir. Byung-Chul Han, bu durumu “performans toplumu” kavramıyla açıklar. Ona göre modern birey artık baskı altında değildir; aksine kendini özgür hisseder. Ama bu özgürlük, onu daha fazla üretmeye, daha fazla optimize etmeye zorlayan bir iç baskıya dönüşür. “Yapmalıyım”ın yerini “yapabilirim” alır, ama sonuç değişmez: Tükenmişlik ve suçluluk. Çünkü başarısızlık artık dışsal engellere değil, bireyin kendi yetersizliğine atfedilir. Bu noktada suçluluk, ekonomik bir işleve kavuşur. Sürekli kendini eksik hisseden birey, bu eksikliği gidermek için tüketir. Daha iyi bir beden, daha iyi bir zihin, daha iyi bir yaşam vaadiyle sunulan ürünler, aslında bir tür kefaret mekanizması gibi çalışır. Her satın alma, bir tür arınma girişimi olur. Ama hiçbir zaman yeterli olmaz. Çünkü eksiklik duygusu sistem tarafından sürekli yeniden üretilir. Edvard Munch’un Çığlık’taki figürü, tam da bu bitmeyen gerilimi taşır. O çığlık, yalnızca bireysel bir kriz anı değildir; modern insanın dünyayla kurduğu ilişkinin ifadesidir. Arka plandaki dünya akarken, birey kendi iç gürültüsünde sıkışır. Suçlu değildir belki, ama sürekli bir yetersizlik hissiyle kuşatılmıştır. Bu bireysel suçluluk rejimi, politik düzlemde de kendini gösterir. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernlik” dediği çağda, kolektif sorumluluklar giderek bireyselleştirilir. Sistemik sorunlar, bireysel çözümlerle adreslenir. Çevre krizi bunun en açık örneklerinden biri. Plastik tüketimimizi azaltmamız gerektiği sürekli hatırlatılır; ama küresel ölçekte üretim yapan şirketlerin sorumluluğu aynı görünürlükte tartışılmaz. İzmir’de bu yaz yaşanan su kesintileri de benzer bir çerçevede okunabilir. Geceleri kesilen suyun ardından yapılan çağrı netti: “Duş sürenizi beş dakikaya indirin.” Bu çağrı, bireysel tasarrufu teşvik ederken, aynı zamanda sorumluluğu da bireyin omzuna yükler. Oysa su krizinin nedenleri, yalnızca bireysel tüketim alışkanlıklarıyla açıklanamayacak kadar yapısaldır. Sanayi politikaları, altyapı eksiklikleri, denetim mekanizmalarının zayıflığı gibi pek çok faktör devrededir. Buna rağmen suçluluk, en kolay yönlendirilebileceği yerde, yani bireyde yoğunlaşır. Çünkü birey, kendini değiştirebilir. Daha kısa duş alabilir, daha az tüketebilir, daha dikkatli yaşayabilir. Sistem ise daha dirençlidir; dönüşmesi daha zordur. Bu nedenle suçluluğun adresi, çoğu zaman bilinçli ya da bilinçsiz biçimde kaydırılır. Kafka’nın Josef K.’sı en azından suçunun ne olduğunu bilmiyordu. Biz ise sürekli değişen suç tanımlarıyla yaşıyoruz. Bugün yeterince hareket etmemek, yarın yanlış beslenmek, ertesi gün çevreye yeterince duyarlı olmamak… Her biri kendi içinde anlamlı olabilir; ancak hepsi bir araya geldiğinde, bireyi sürekli eksik ve suçlu hissettiren bir rejime dönüşür. Bu rejimde suçluluk, artık ahlaki bir kategori olmaktan çıkar; ekonomik ve politik bir araç haline gelir. Belki de bu yüzden, bugün ihtiyacımız olan şey suçluluktan tamamen kurtulmak değil; onu yeniden konumlandırmak. Hangi suç gerçekten bize ait, hangisi sistematik bir yönlendirme? Hangi eksiklik, bireysel bir ihmalin sonucu, hangisi yapısal bir sorunun yansıması? Bu soruları sormadan yaşanan her suçluluk, bizi biraz daha edilgen, biraz daha içe kapanık hale getirir. Oysa bazı suçlar, bireysel olarak üstlenilemeyecek kadar büyüktür. Ve bazı sorumluluklar, yalnızca bireysel çabayla çözülemeyecek kadar kolektiftir. Belki de ilk adım, her sabah uyandığımızda kendimize şu soruyu sormaktır: Bugün hissettiğim suçluluk, gerçekten bana mı ait? Çünkü bazen, üzerimize giydirilen suçlar vardır. Ve onları taşımayı reddetmek, bir tür özgürleşme biçimidir.
Go to News Site