BirGün Gazetesi
Meriç Öztürk - @merichyoztyurk yland Grace gözlerini açtığında nerede olduğunu bilmiyordu. Etrafında iki ölü mürettebat, başında bir hafıza sisi, pencerenin dışında ise tanımadığı bir çevre... Andy Weir'in 2021 tarihli romanı Project Hail Mary'nin bu açılış sahnesinin söylemek istediği aslında şu: Evrenin içinde ne aradığımızı tam olarak bilmeden, sadece bir içgüdüyle ve elimizdeki ipuçlarını birleştirerek ilerliyoruz. Geçtiğimiz ay bu kitap sinemaya taşındı. İzlemeyenler için izlemelerini tavsiye eder ve bu yazının ufak tefek spoilerlar içerebileceğini belirtmek isterim... Project Hail Mary beraberinde bir grup uzay görevini de beraberinde getirdi adeta. Japonya'dan gelen bir haber, bu kitapta anlatılanları bir anlamda kurgudan çıkarıp laboratuvara taşıdı. Japonya Uzay Araştırmaları Ajansı'nın Hayabusa2 uzay aracının Ryugu asteroidinden topladığı örnekler astrobiyoloji tarihinin en çarpıcı bulgularından biri oldu. Ryugu’da adenin, guanin, sitozin, timin ve urasil, yani DNA ve RNA'yı oluşturan beş molekülün tamamı tespit edildi. Bunlar, bildiğimiz canlılığın genetik alfabesini oluşturan harfler. Dahası bu, tek bir keşif değil. NASA'nın OSIRIS-REx göreviyle toplanan Bennu asteroid örneklerinde de bu beş molekülün tamamının bulunduğu daha önce duyurulmuştu. Böylece iki farklı asteroidde üst üste elde edilen sonuçlar, bu bileşenlerin Güneş Sistemi'nde sandığımız kadar nadir bulunmadığına işaret ediyor. YETMİŞ YILLIK ARAYIŞ Uzayda yaşam arama fikrinin kökleri aslında çok daha eskiye uzanıyor. Astrobiyolojinin doğum günü olarak çoğu zaman 1953 gösterilir. O yıl Chicago Üniversitesi'nde Stanley Miller ve Harold Urey bir deney yaptı. Hipotezleri şuydu: İlk Dünya'nın atmosferindeki gazlar, şimşek gibi bir enerji kaynağının varlığında hayatın temel kimyasını üretebilir. Birkaç hafta içinde glisin ve alanin gibi amino asitler oluştu. Bu bulgular, yaşamın temel yapı taşlarının cansız maddelerden kendiliğinden türeyebileceğini gösterdi. Laboratuvar şişesinin içinde minik bir olası hayat parlayıp söndü. Bilim dünyası bunun ne anlama geldiğini hâlâ tartışıyor. Bundan yedi yıl sonra, 1960'da Frank Drake 85 metrelik radyo teleskobunu kullanarak insanlığın ilk sistematik uzaylı zekâsı arayışını başlattı. Projesine Oz Büyücüsü'nden ilham alarak 'Ozma' adını verdi. Nisan ile Temmuz arasında 150 saati aşan gözlem boyunca hiçbir sinyal gelmedi. Fakat Drake bir yıl sonra topladığı bir grup bilim insanına ünlü denklemini sundu. Bu denklemin çözmeye çalıştığı soru şuydu: Samanyolu'nda kaç tane iletişim kurulabilir uygarlık olabilir? 1976'da Viking uzay aracı Mars'a indi ve gerçek anlamda yaşam arayışı başladı. Viking'in deneyleri çelişkili sonuçlar verdi. Bir deney yaşam kriterlerini karşılar görünürken, diğeri hiçbir organik bileşik bulamadı. Ama 1996'da Antarktika'da bulunan bir Mars meteoritinin analizi, olası mikrobik yaşam izleri taşıyabileceğini gösterdi. Bulgular zamanla tartışmalı hale gelse de sonuç kalıcı oldu: NASA iki yıl sonra Astrobiyoloji Enstitüsü'nü kurdu ve bu alan artık ana akıma taşınmıştı. Bugün James Webb Teleskobu, ışık yılları ötedeki gezegenlerin atmosferlerini analiz ediyor. K2-18b adlı gezegende su buharı, karbondioksit ve metan tespit edildi. 2025'te ise yaşamın biyobelirteci olabilecek dimetil sülfür adlı bir kimyasalın tartışmalı keşfi duyuruldu. Perseverance Rover, Mars topraklarında organik moleküller arıyor. Artemis programı insanları Ay'ın güney kutbuna, buz barındıran bölgelere götürmeye hazırlanıyor. TÜRKİYE BU TABLONUN NERESİNDE? Dürüst bir cevap vermek gerekirse, yolun daha çok başındayız. Tabii gönül isterdi ki ilk Türk astronotu Alper Gezeravcı’nın Uluslararası Uzay İstasyonu'nda gerçekleştirdiği deneylerden bahsedelim, ya da TÜBİTAK’ın girişimlerini anlatalım. Bu alanda var olmak, ya da çıkılan bu yolda yürüyebilmek için çocuklarımızı eğitebilmeli ama ondan da önce koruyabilmeliyiz. Ne yazık ki bu satırları okuması gereken çocuklarımız, sorumluluk bilincinden nasibini almamış siyasilerimizin başarısız politikaları sonucu hayatlarını kaybediyor. Bu konuyu bir kenara koyarak gelecekten bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. O yüzden sormamız gereken soru tablonun neresinde olduğumuzdan öte çocuklarımızı korumaktan aciz bu sistemin ülke bilimine ne kadar katkı verebileceği olmalı. AYNI ALFABE Project Hail Mary'nin en güçlü sahnelerinden biri, Ryland ile Rocky'nin iletişim kurmaya çalıştığı anlar. Biyokimyası tamamen farklı iki canlı ortak bir dil bulup görevlerini tamamlamaya çalışıyor. Bu kurguda aynı zamanda tek hücreli bir canlının keşfinden de bahsediliyor. Yani hem çok hücreli fakat tamamen farklı yapıda bir canlılık hem de tek hücreli canlılık örneği okuyucuya sunuluyor, sadece insan benzeri canlılıktan bahseden diğer tüm bilim kurgu hikayelerinin aksine. Bu bizim şu anki arayışımızın özeti niteliğinde. Ne aradığımızı da ne bulacağımızı da bilmiyoruz. Belki bir canlılık kalıntısı, belki bir hücre, belki bizimle aynı özelliklere ve zekaya sahip canlılar... Ama şundan eminiz: uzayın derinliklerinde bir yerde, bir şekilde, herhangi bir formda bir canlılık mevcut. Ryugu ve Bennu'dan gelen haberler bize şu ipucunu veriyor: Evren belki de aynı alfabeyi paylaşıyor. DNA'nın harfleri, asteroidlerin içinde milyarlarca yıl bizi beklemiş. Belki de yaşam bir tesadüf değil, kozmik bir kimya deneyi. Ryland Grace hafızasız uyandığında ne aradığını bilmiyordu. Ama yine de doğru yöne ilerledi. Bizler uyanalı çok oldu, ve doğru yönde ilerlediğimize dair kanıtlar elde etmeye devam ediyoruz.
Go to News Site