Collector
Neden bazılarımız daha fazla açlık hissediyor? | Collector
Neden bazılarımız daha fazla açlık hissediyor?
BirGün Gazetesi

Neden bazılarımız daha fazla açlık hissediyor?

Dilara Devranoğlu - Uzman Moleküler Biyolog/Diyetisyen - @dilaradevranoglu FTO geni üzerine yayımlanan bir araştırmada, bu genin görevinin sadece yağ depolamak değil, beynimizin hipotalamus bölgesindeki ödül mekanizmasını doğrudan manipüle ettiği de bulundu. Bu araştırmaya göre, FTO geninin "riskli" varyasyonunu taşıyan kişilerde, yemek yedikten sonra salgılanan tokluk hormonlarına karşı beyinde bir direnç oluşuyor. Yani bir arabanın deposunda yeterli yakıt olsa bile göstergenin hep alarm vermesi gibi, yemeğimizi bitirdiğimizde, midemiz tamamen dolu olsa bile, FTO geni beynimize "Henüz yeterli enerji gelmedi, yemeye devam et!" sinyali gönderiyor. Nature Communications’ta yayımlanan başka bir çalışmada ise, FTO geninin dopamin (mutluluk hormonu) yollarıyla olan bağı ilk kez detaylı haritalandı; bu genetik varyasyona sahip kişilerin, yüksek kalorili (yağlı ve şekerli) gıdaları gördüklerinde beyinlerindeki "ödül merkezinin" normal insanlara göre %30 daha fazla uyarıldığı anlaşıldı. Bu durumun duyusal açlığı tetikleyerek, sadece aç olduğumuz için değil, beynimizdeki şiddetli dopamin açlığını dindirmek için yememize sebep olduğu ortaya konmuş oldu. Bu konuda genetik risk skorlarının hesaplandığı başka bir çalışmada ise; FTO ve benzeri 100’den fazla küçük genetik değişikliğin birleşimi analiz edilerek, kişinin iştah yönetim kapasitesinin dijital bir puanlamaya tabi tutulabildiği gösterildi. Bu analizler, neden bazılarımıza bir dilim kekin yettiğini, bazılarımızın ise bütün keki bitirmeden huzur bulamadığını kısmen açıklıyor. Peki, FTO geninin bu riskli varyasyonunu taşımak hayat boyu bir mahkûmiyet mi? Bu genetik kodlara sahip olduğumuzu bilmek, pes etmenin aksine, en azından neden "hep aç" olduğumuzu anlamamızı, irademizi suçlamak yerine de biyolojik yapımıza uygun beslenme stratejileri edinmemizi sağlayabilir. TAŞ DEVRİ GENİ İLE FAST-FOOD YEMEK Neden bir tabak salata yerine hamburger, döner veya baklavayı tercih ederiz? Bu sorunun cevabı aslında irademizde değil, 50 bin yıl öncesinden kalma hayatta kalma kodlarımızda gizli. Bilim dünyasında "Thrifty Gene Hypothesis" (Tutumlu Gen Hipotezi) olarak bilinen bu konu, yeme davranışlarımızı açıklıyor. Eski çağlarda yaşayan atalarımız bir sonraki yemeğin ne zaman geleceğini bilmezdi. Avcı-toplayıcı olarak, günlerce aç kalıp, yiyecek bulduklarında ise yiyebilecekleri kadar çok kaloriyi hızlıca tüketmek zorundaydılar. İşte bu doğal seçilim, yediği her lokmayı en verimli şekilde yağ olarak depolayanları hayatta tuttu. Yani aslında bizler bu şampiyonların torunlarıyız. O zaman bizi hayatta tutan bu özellik, şimdi ise başımıza büyük metabolik sorunların sebebi durumunda. Evolutionary Medicine dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, genlerimizin modern dünyaya ayak uydurma hızının, çevremizin değişim hızından 100 kat daha yavaş olduğunu kanıtladı. Evrimsel Uyumsuzluk olarak açıklanan bu durumda; genlerimizin hâlâ aslan kaplandan kaçtığımızı ve her an kıtlık çıkabileceğini sandığı, oysa bizim yerimizden kalkmadan, telefonumuzdaki uygulamayla 20 dakikada 2.000 kalorilik herhangi bir yemeği kapımıza getirtebildiğimizi bilmediği, açlık durumuna kodlu antik DNA’mızın bu sebeple günümüz dünyasında düştüğü absürt durum açıklanıyor. Genlerimiz bize ye, depola, yarın hiçbir şey bulamayabilirsin derken, karşımızda 7/24 açık fast-food restoranları ve süpermarketler duruyor. Her köşe başında yüksek kalorili gıdaların reklamına maruz kalınca, hele bir de atalarımızdan gelen genetik piyango bize vurduysa, bu yiyeceklere karşı koymakta epeyce zorlanıyoruz. Yeni trend ise genlerimizi suçlamaktan vazgeçip çevremizi değiştirebilmekte. TATLIYA HEP YER VAR! Yediğimiz güzel bir aile yemeğinin sonunda artık bir lokma daha yiyemeyecek kadar doyduğumuzu hissederiz, sonrasında masaya şerbetli sütlü bir tatlı veya çikolatalı pasta geldiğinde sanki midemizde sihirli bir "boşluk" açılıverir. İşte bu durum, beyin görüntüleme ve nöro-genetik çalışmalarla, bir hayatta kalma stratejisi olarak tanımlanarak literatürde yerini aldı. Cambridge Üniversitesi’nden Dr. Giles Yeo ve ekibinin yayımladığı bu çalışmada, beynimizin sadece "kaloriye" değil, "çeşitliliğe" de programlandığı gösterildi. Bu mekanizmaya göre; aynı tadı (örneğin tuzlu bir ana yemeği) üst üste yediğimizde, beynimizdeki o spesifik tat reseptörleri "doygunluk" sinyali gönderiyor. Ancak farklı bir lezzet profili (tatlı) ortaya çıktığında, beynimiz bu yeni uyaranı bir "fırsat" olarak algılayıp doygunluk sinyalini geçici olarak askıya alıyor. Nature Neuroscience’ta yayımlanan diğer bir makalede ise neden bazılarımızın tatlıya karşı daha "iradesiz" olduğu genetik düzeyde açıklandı. Araştırmacılar, beyindeki ödül merkezinde aktif olan ve besin çeşitliliği arayışımızı tetikleyen bir grup geni tanımladı. Bu genler, atalarımızın doğada sadece tek bir besinle (örneğin sadece etle) beslenip vitamin eksikliği yaşamasını önlemek için gelişmişti. Atalarımız farklı bir tat bulduğunda, "tok olsan da bunu ye, içindeki farklı minerallere ihtiyacın olabilir" diyen bu genetik iç ses, bugün bizde "tatlıya her zaman yerim var" şeklinde sürmekte. Yani masaya tatlı geldiğinde midemizde yeni boş bir kat oluşmuyor. Tatlıdan gelen o yoğun şeker ve koku sinyali, beynimizdeki "karnın doydu, yemeyi durdur" talimatını veren devreleri kısa süreliğine devre dışı bırakıyor ve o dopamin patlaması, midemizdeki doluluk hissini baskılıyor. Günümüze dönersek; January AI şirketinin dünyanın en büyük teknoloji fuarı CES’te tanıttığı sensörsüz metabolik bir takip sağlayan ‘’Sanal Glikoz Monitörü’’, kan şekerimizi parmak ucumuzu delmeden veya kolumuza takılı sensörlere ihtiyaç duymadan sadece yapay zekâ ve genetik verilerimizle metabolizmamızı anlık takibinin iğnesiz de olabilme ihtimalini bize gösterdi. Örneğin, lifli gıdalara normalden daha geç tepki veriyorsak, yapay zekâ asistanı bize özel uyarılar yapabiliyor. İştah krizlerini öngörmede diğer bir yeni yöntem ise çevremizdeki "obezojenik" tuzakların tespiti. Konum verilerimizden yakınımızdaki bir baklavacının vitrinine veya bir fırının kokusuna maruz kalacağımızı ya da uykusuz kaldığımız bir günün öğleden sonrasında şeker krizine girebileceğimizi öngörerek bizi "tam zamanında" uyarıp müdahale edebilecek araçlar geliştiriliyor. Bilimkurgu gibi görünse de artık iştah yönetimi sadece "boğazını tutmak" gibi ilkel bir çaba değil teknolojik gelişmeleri kullanarak verdiğimiz bir savaş. Kimin galip geleceği ise hala merak konusu.

Go to News Site