Collector
Köy Enstitüleri ve Çocuk | Collector
Köy Enstitüleri ve Çocuk
soL Haber

Köy Enstitüleri ve Çocuk

Günlerimiz geçecek böyle saya saya. İnsan ölümlü. Bu dünyadaki konukluğumuz kelebek misali evrenin toz ve gaz bulutu olmasından başlarsak adı bile edilmez bir ândan daha daha kısa. Ve biz geldik Milattan Sonra iki bin yirmi altı yılına ve bu yılın dördüncü ayının ortalarına. Türkiye’de, Anadolu’dayız. Şehirlerden bir şehirde, insanlar arasında gündelik yaşam ağrısı ile yaşayıp gidiyoruz. Bizim durduğumuz yer dünyanın merkezi. Öteler, öte hayatlar, öte yaşantılar uzak ama bir o kadar da yakın. Hele son bilimsel özellikle teknolojik gelişmeler ile hayatlarımıza başka boyutlar, başka türlü iletişim olanakları, başka türlü görünür olma, “ben buradayım” deme biçimleri eklendi. Bilgiye ulaşmak artık mesele değil. Asıl hangi bilgiye, güvenilir bilgiye, bilginin bütünlüğüne, anlamlandırmasına, bilginin okunması ve işlenmesine gereksinim var. Atomlara ayrılmış, bireycileşmiş, yalnızlaşmış, anlam dünyası çürümüş, değerler sistemi yara almış, coşkusunu ve iyicil neşesini kaybetmiş, güvencesizleşmiş, dayanışma iklimi yerine rekabet atmosferinde kötücülleşmiş, en temel gereksinimleri için ilkeller gibi güdüsel, yoz, varlık savaşlarına girmek zorunda kalmış insandan bir “üstinsan” beklemek beyhude mi? Bu soru aklımızın bir köşesinde dursun. Kapitalizm yaptı. Suçlu o. Suçlu değerlerin, insanın insanlaşması sürecinde her şeyi, alınır satılır bir “mal” hâline getiren eskimiş, çürümüş bu sistem ve onun sürdürücüleri. Tarihin tekerleğini geriye, hep geriye döndürdüler neoliberalizm çağında. Tüm zamanlar içinde “şimdi”yi yaşıyorsak ve bugünün tasasını insan olarak ömrümüze katacaksak, seyirci kalmayı reddetmekle başlayacağız. Öncelikle bizlere; 2026’nın dördüncü ayının ortasında evet bizlere giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtulmalı, kapitalizmin başımıza sardığı her türden belanın asıl kaynağını görebilmeli. Acıyor her yanımız. Öfkemiz sonsuz. Duygularımız yoğun ancak tüm bunların bizi zehirlememesi için çözüm odaklı hareket etmeli. Öyle ya zehrimizi içimizde taşıdıkça, sorun yumaklarında boğuldukça psikosomatik her türden hastalığı da buyur etmiyor mu insan? Yani büyük politika ile küçük gündelik sıkıntılar; toz ve gaz bulutuyla pazar alışverişi, eğitim politikalarıyla ergen çocuğunuzun saygısızlığı; emperyalizm ile mahallenizdeki uyuşturucu çeteleri, Trumpgillerin pervasızlığı ile selamsız, kıl komşular; sömürü düzeni ile mikro faşizm hep bir arada. Birbirini doğurması zorunlu. Bataklık kımıl kımıl çöp, irin, kan ve elbette sivrisinekler semirecek; başka ne bekliyoruz? Bu kirli, bu yoz, bu her şeyin alınır satılır olduğu, her şeyin çürüdüğü ortamda bir bebek doğacak fakat bu insan, yavrusunu nasıl yetiştirecek? Nasıl ve hangi referanslarla? Öyle ya bir çocuk yetiştirmek için ne tek başına ebeveynler ne okul ne arkadaşlar ne güvenlik tedbirleri ne bakım verenler ne eğitim sistemi ne öğretmenler ne yapay zekâ yeterli. O zaman, bu zincirin birbirini gerektiren, birbirinden beslenen ve birbirini onaran halkalarının uyum ve bütünlük içinde olması gerekli. İngiliz atasözü şöyle diyor: “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir.” Tam da bu söylediğim. Bu köy nasıl olsun? O çocuk nasıl yetişsin? Nasıl olacak bu işler? Köy halkı azgın rekabet içindeyse, hırsızı, arsızı, tecavüzcüsü varsa, huzurlu güven giderek ortadan kalktıysa, herkes robotlaştı ve herkes yalnızlaştıysa, nitelikli ilişkiler yerini ilişkisizlik ve yabancılaşmaya bıraktıysa nasıl olacak bu işler? Köy muhtarı dayakla, sopayla, X-ray cihazlarıyla neyi ne kadar önleyecek? Üzerine çok yazılıp çizilmesi, konuşulması dahası zaman geçmeden mutlu köyleri inşa etmenin yollarının bulunması gerek artık. Şarkı dinlemek yerine şarkı söylemek, konuşmak yerine yapmak ve eylemek. Bugünün görevi bu. Orada bir köy vardı bir zamanlar. Bizim idi. Derdim, eski güzel günlerin nostaljisini yapmak değil. Aksine bir aydınlanma ve eğitim modeli olarak Köy Enstitüleri’nin güncelliğini hâlen koruduğunu anımsatmak. Kamusal eğitimin lime lime döküldüğü, özelin güzel olduğu balyozunun gece gündüz kafamıza indiği şu acı günlerde, bir kez daha kuruluşunun 86. yılında düşünen, sorgulayan, sanatla, sporla, okumayla, edebiyatla görünmezlik ve yabancılaşma zırhını delerek özgüvenli gençler olma yolunda ilerleyen, “yaparak öğrenen”,  “iş” ile beden ve beyin uyumunu sağlayan, zanaat ile sanatı buluşturabilen, yurdunu bilen ve seven, yurtsever yurttaşlar yetiştirmek üzere yola koyulmuş bu modeli özlemle anımsıyorum. "Köy Enstitüleri 'Üretmeden  tüketmek ahlaksızlıktır' düşüncesindeki İsmail Hakkı Tonguç’un projelendirip, Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığına atanmasıyla yasalaşarak uygulanmaya konan bir eğitim mucizesidir. Tonguç diyordu ki: 'Biz iş içinde eğitimi savunuyoruz fakat iş için eğitimi asla!.. Biz eğitimciler olarak ne zenginin fabrikaları için işçi yetiştiricisiyiz ne de toprak ağaları için ırgat eğiticisiyiz. Biz Türk devriminin istediği bilinçli yurttaş, Türk aydınlanmasının gerek duyduğu akıl kullanabilme becerisini kazanmış, birey olmanın, insan olmanın bilincinde yurttaşlar yetiştirmekle görevli ve sorumluyuz.'" (*) *Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Genel Merkez 17 Nisan 2026 Basın Bildirisi’nden.

Go to News Site