Collector
Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi | Collector
Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi
soL Haber

Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi

Savaşın tarafların birbirlerine ateş ettikleri bir süreçten ibaret olmadığını yaşayarak öğreniyoruz. İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı başlattıkları saldırının ateşli kısmındaki duraklama savaşın bittiği anlamına gelmiyor. Öncelikle ABD’nin İran’a karşı uygulamaya çalıştığı abluka da bal gibi bir savaş aracıdır. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün de anımsattığı gibi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 maddesinin ihlalidir. Etkili olup olmaması ikincil önem taşıyor. Olabilecek en alçakça ( viciously ) yöntemlerle savaşacağını Savaş Bakanı Hegseth’in pis ağzından açıklamakta sakınca görmeyen Washington’un hesabı, silahla yenemediği İran’ın gelir kaynaklarını kurutup halkını aç bırakmak. Böylelikle halkın ayaklanarak rejimi devireceği ya da en azından zayıflatacağı düşünülüyor olmalı. Bu aracın kısa vadede ve tek başına sonuç vermesi ise mümkün değildir. İran’ın devlet örgütünün hiçbir konuda kısa erimli düşünmediğini artık öğrenmiş olmalıyız. Basra çıkışlı  petrol ihracatı tümüyle durdurulabilse dahi, İran’ın alternatif rotaları yok değil. Hazar denizi orada duruyor. Savaş sırasında İsrail oradaki limanları da bombaladı ama Rusya tepki gösterince saldırıların devamı gelmedi. İran’ı zayıflatmak için savaşın ateşli kısmının aralıklarla sürdürülmesi bu bakımdan da kaçınılmaz. Gelen haberler doğru ise, İran ve ABD önümüzdeki hafta muhtemelen Salı günü yeniden masaya oturacaklar. İran henüz bunu teyit etmedi. Aksine ABD ablukası kalkmadan görüşmelerin başlamayacağını söyledi. Yalnız Tahran savaştan çekinmediği gibi, diplomatik masadan da korkmuyor. Esasen  buradan kalıcı bir anlaşma çıkma olasılığı bulunmadığının da farkında. Olası bir görüşmenin en olumlu sonucu, ateşkesin bir süre daha uzatılması olur. Temel çelişki ve anlaşmazlıklar orta yerde duruyor. İran savunma ve saldırı kapasitesini, bunun yanında devlet yapısını koruduğu sürece İsrail Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ve dünya tasarımının önünde ciddi bir engel olma niteliğini de koruyacak. Üstelik bu engel olma hali salt maddi bir gerçekliği göstermiyor. Epstein çetesinin kazanamadığı, “düşmanı”nı ezemediği her savaş bölge ve dünya halklarını bu çirkin hegemonyanın sona erebileceği konusunda cesaretlendiriyor. Yeni görüşmelerle ilgili ilginç bir gelişme de, ABD heyetinin oluşumuyla ilgili. Washington önce, Başkan Yardımcısı Vance’in Pakistan’a gitmeyeceğini, siyonist müteahhit Witkoff ve Kushner’in gene heyetin başında olacaklarını duyurdu. Kimi gözlemcilere göre, Vance’in yokluğu Trump’ın görüşmelerde ilerleme kaydedilmesi halinde İslamabad’a gidebileceğinin işaretiydi. Malum, ABD’de geçerli güvenlik protokolüne göre Başkan ve Yardımcısı aynı anda ülke dışında ve aynı yerde bulunamıyorlar. Bununla birlikte akşam saatlerinde, Beyaz Saray kaynaklı bir bilgi tabloyu yeniden değiştirdi. Buna göre Vance de Pakistan’a gidecekti. Heyet oluşumunun görüşmelerin seyrine olumlu bir etkisi olacağını sanmıyorum. Yanılmayı dileyerek yapacağım tahmin, masadan yine nihai bir anlaşma çıkmayacağı yönünde. Sonuçta, ABD, yine İran’ın önüne saçma sapan koşullar koyacak, Tahran bunları haklı olarak reddettiğinde de bölgeye yığdığı askeri güçle yeniden ve İsrail’le birlikte saldıracak. ABD’nin başındaki çetenin elebaşısı Trump tehdit savurmaya başladı bile. Yakarım, yıkarım deyip duruyor. Yalnız salt konvansiyonel silahlarla İran’ı boyun eğmeye zorlayamayacağı aşikâr. Kara savaşına girişmeyi de maçası sıkmıyor. Öyle bir senaryodan başarıyla çıkmak için birkaç milyon askere ve bölgedeki vasal devletlerin tam desteğine ihtiyacı var. Başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Körfez’deki leş kargaları “gak gak“ ötüyorlar ama ötesine yürekleri yetmez. İran’ın karadan sıkıştırılabileceği cephelerde de ABD açısından umut verici bir manzara yok. İsterseniz bir gözden geçirelim. Irak tarafında toplaşan irili ufaklı Kürt örgütlerinin askeri kapasitesi yetersiz. Böyle bir harekata en azından lojistik destek sağlaması gereken Irak’ın yerli Kürt güçlerinin ise pişmiş aşa su katmaya hiç niyetleri yok. Irak’ta Cumhurbaşkanlığı seçimleri nihayet sonuçlandı ve teamüle uygun olarak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin adayı Nizar Amedi  Cumhurbaşkanı oldu. İran’la tarihsel ve dinsel bağlantıları olan Şiilerin çoğunlukta olduğu bir ülkede her bakımdan sağlam bir konum elde etmişken, ucu açık bir maceraya atılmaları olasılığı çok düşük. Pakistan cephesi de farklı sebeplerle kullanılabilir değil. Şimdi girsek içinden kolay kolay çıkamayacağımız bir Belucistan meselesi var ki, İslamabad ve Tahran’ı ortaklaştırıyor. Yine çok konuşmadığımız bir olgu da, Pakistan’ın mezhepsel yapısı. Ülke nüfusunun yüzde 10 ila 20’sinin Şii olduğu biliniyor. Pakistan’ın jeopolitik konumunun karmaşıklığı da bir başka mesele. Ülke bir yandan ABD’ye yakın ama Çin Halk Cumhuriyeti’ne de yakın. Hayatı ve jeopolitiği siyah beyaz netliğinde yorumlamaya çalışanlar için içinden çıkılması güç bir denklem! Az konuşulan bir başka olasılığa geçelim. Geçenlerde ABD/CIA destekli Turan Resarch Center’da bir makaleye denk geldim. Makalede, Türkmenistan’ın ABD desteğiyle askerî açıdan İran’ı sıkıştırabileceğinin unutulduğundan yakınılıyordu. Türkmenistan’ı biraz bilenlerin böyle bir iddiayı ciddiye almaları olanaksız. Geçiyorum, hem de gülerek geçiyorum. Azerbaycan’ın savaşta oynadığı ve oynayabileceği rol hep gündemde. Bakü İsrail ile yakınlığını gizleme ihtiyacı dahi hissetmiyor. Petrol sevkiyatı, ticaret tam gaz. Yalnız, İran’a karşı bir kara harekâtına ülkeyi açmak ile bu tutum arasında kat edilmesi gereken çok mesafe var. Aliyev’e birçok eleştiri yöneltilebilir ama ahmak olduğunu veya bölge gerçeklerini bilmediğini  kimse söyleyemez. Geriye malum cephe kaldı. Bir kere şunun altını kalın kalın çizelim. Türkiye’de NATO uzantısı çenelerin halkın kafasını karıştırmaya yönelik hamleleri benim beklentilerimi de aşan bir düzeyde hüsrana uğradı. Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğu bir avuç mezhepçi salak ve Batıcı aparatın bütün çabalarına rağmen, İran’a yönelik emperyalist saldırının anlamını hızla kavradı ve buna göre tavır aldı. O tavır, kaderini Trump’a bağlamaktan başka bir çaresi bulunmayan Akepe düzenini bile dizginledi. Savaşın başındaki ukala tavırlar, yerini savaşı bir an önce bitirmeye yönelik çabalara bıraktı. Türkiye halkını 1000 yıllık komşusu ve kültür ortağı İran halkına karşı savaşa sokma niyetleri akim kaldı. Bir başka deyişle bence o cephe de açılmadan kapandı. Sonuç olarak, hegemonyası çatırdayan ABD savaşa bir şekilde devam etmek zorunda. İsrail’in de durumu farklı değil. Dünyanın en güçlü, en kurnaz, en teknolojik ve en “falan filan” ordusu 9 km2 büyüklüğündeki bir kasabayı, Bint Cibeyl’i 40 günde düşüremedi. Yerle bir etti ama düşüremedi. İran’dan yediği füzelerin intikamını Lübnan’da fetih yaparak almak niyeti Hizbullah’ın duvarına çarptı. İsrail’in en büyük başarısı, hava savunması olmayan bir ülkede, Gazze’de olduğu gibi çoluğu çocuğu katletmek, hastane ve köprüleri bombalamak, çok sayıda Lübnanlı sağlık personelini bilerek isteyerek hedef alarak öldürmekle sınırlı kaldı. ABD tarafından dayatılan ateşkesin İsrail’in lehinde bir siyasi sonuç yaratabileceğini söylemek için ise çok erken. İran yenilmeden çok zor. Artık öldürmekten başka bir gündemi olmayan İsrail düzeninin İran’a saldırmayı sürdürmesi gerekiyor. Yenebileceğinden değil ama yenemeyeceği netleştiğinde, Ortadoğu halklarının İsrail denilen Batılı sömürge köprübaşını önünde sonunda haritadan silmek için harekete geçeceğini bildiğinden. İsrail Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ve dünya tasarımından söz ederken o tasarım hakkında en net konuşan aktörlerden birine değinmemek haksızlık olur. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi unvanını taşıyan ama gerçekte Trump’ın Ortadoğu bölge valiliğine soyunan düşük çeneli Tom Barrack bu hafta yine kendisine bolca sövdürmeyi başardı. Akepe’nin gösteriş merakının somut örneklerinden birini teşkil eden ve yandaş otel zincirlerinin ilave finansmanı ötesinde bir etkisi olmayan Antalya Diplomasi Forumu’nda konuşturulan Barrack, bölgeye bir yönetim modeli biçti ve Ortadoğu halklarının teba ve kul ötesinde bir statü kazanmasının gereksiz olduğunu yineledi. Bu yaklaşımı bir tür “ culturalism ” olarak görebiliriz. Barrack bize “sizi insan ya da yurttaş olarak gibi görmüyoruz” ya da “sizden bir cacık olmaz” demiş oldu. Aksini kanıtlamak yükümlülüğümüzdür. Bu görüşü herhangi bir siyaset bilimci, akademisyen, araştırmacı filan söylese, oturup tartışır, dersini de verirsiniz. Büyükelçilerin, diplomatlarının sıkı kurallarla belirlenmiş bir dokunulmazlıkları olduğu da doğrudur. Örneğin istisnai haller haricinde (ağır suç, suç üstü vs) görev yaptıkları ülkede yargılanmazlar. Yalnız bu statü, Türkiye nezdinde atanmış bir Büyükelçinin ülke halkına, tarihine ve Cumhuriyeti’ne saydırma hakkını vermez. “Beğenmiyorsan başka kapıya şekerim” der, bavulunu eline verirsiniz. Yapmıyor, yapamıyorsanız, “söyleyene değil söyletene bak” dedirtirsiniz. O durumda, söyleyen değil, söyleten hesap verir.

Go to News Site