BirGün Kültür-Sanat
Neredeyse Mayıs olacak ama hava hâlâ soğuktu. Teknenin içinde kazak giymeden durmak imkânsızdı. Dalgalar tekneyi hafifçe sarsarken rüzgârın sesine karışıp o tanıdık melodiyi yayıyordu. Bu defa da kaçabilmiştim karadan. Sanki ne kadar olumsuz şey varsa karada bırakabilirmişiz gibi. Macit Amca küçük el radyosunu açmış, hicaz makamında bir şarkı çalıyordu. Macit Amca’ya, “Hicaz makamı insanın içini çökerte çökerte sakinleştirir derler. Belki de bu yüzden ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanılırmış eskiden” dedim. Musuki, Macit Amca’nın sevdiği konulardan biriydi. O anlatırken tekne ile varacağımız yere varmıştık bile. Oltalarımızı hazırlarken radyo çalmaya devam ediyordu. “Biliyor musun Macit Amca, ‘solastalji’ diye bir kavramdan bahsediliyor. Nostaljiye benziyor. Çevresel değişikliğin sebep olduğu bir tür ruhsal ve varoluşsal sıkıntı. Üzerinde yaşadığınız topraklardan mahrum kalmanın yarattığı hasret ve ıstırap…” Macit Amca, kederli kahkahalarından birini attı. Kederin de kahkahası olur muydu? Macit Amca öfke, keder, hüzün, her duyguya ait bir kahkaha ve küfür üretebilirdi. “Her şeyi elimizden alıyorlar. Ruhumuzu, çocuklarımızı, topraklarımızı…” Çocuklarımızı derken ne demek istediğini anlamıştım. İçim ezilmişti. Üstelik yarın 23 Nisan’dı. Bu konuda herkes bir şey söylüyordu, çabucak adlandırmaya, tanımlamaya çalışıyorlardı, o panik duygusunu azaltmak için. Kederi taşımayı biliyor muyduk? Donald Winnicott’un yazdıkları, söyledikleri aklıma geldi. “Çocuk ruhsallığı, yalnızca anne–bebek ilişkisiyle sınırlanmamalı. Çocuk için gerekli olan ortam, aileyi de aşarak toplumsal ve politik bir sorumluluk alanına girer” dedim Macit Amca’ya. “Haklısın evlat” dedi, “ben büyürken anne babamdan çok komşularımızı görmüşümdür.” Bir çocuk, yalnızca annesine değil, toplumun onun etrafında kurduğu güvenli ve esnek çevreye ihtiyaç duyuyordu. Çocuğu yetiştirmek sadece bir aile görevi değil, toplumsal bir örgütlenme biçimiydi. Kamu hayatının katı olmayan güvenliği -herkes için denetlenebilir, koruyucu ve esnek bir sosyal yaşam- tıpkı anne karnındaki bebeğin sağlıklı varoluş koşulları gibi düşünülürse bir şeyler değişebilirdi. Devlet, çocuğun iç dünyasına müdahale eden bir güç değil; çocuğun gelişimini mümkün kılan koşulları hazırlayan bir taşıyıcı olursa… Bunları Macit Amca’ya söylerken dikkatlice beni dinledi. “Çok uzağız bunlardan evlat” dedi. Bu defa kederli ya da öfkeli bir kahkaha atmamıştı. Ufka doğru bakarak düşüncelere dalmıştı. Termostan bardaklarımıza çay koyup sessizce oltaların başında beklemeye başladık. Macit Amca, birden şöyle dedi, az evvel söylediklerimi düşünüyormuş gibi: “Komşuluk öldü diye oluyor bunlar.” Lacan’ın komşunun yakınlığı bittiğinde paranoid sanrılar ve halüsinasyonlar ortaya çıkar sözünü hatırladım. Bunu ona söylediğimde yine o meşhur kahkahalarından birini attı. “Bu Lacan da her konuda bir şey söylemiş” dedi. Az evvel kederle ufka bakarken şimdi kahkaha atıyorduk. Radyo bir an cızırtıya döndü, hicaz makamı kesildi, ama o çöküp sakinleşme hissi devam ediyordu, denizle birlikte. Macit Amca’nın “komşuluk öldü” sözü dönüp duruyordu zihnimde. Bu kadar bireyselleşmiş bir evrende toplum var mıydı artık? Macit Amca, ne düşündüğümü anlamış gibi yine kahkaha atıp “Karamsarlık bünyeye zarar” dedi. Nedense aklıma Gülten Akın’dan dizeler geldi: “Ve hüzünlüysek / Yüzümüzün yokuşunu / Enine giderek tırmanabilir çocuklar ancak…” Ağır bir hüzün yokuş tırmanır gibi taşınamazdı. Çocuklardan öğreneceğimiz şeyleri düşünürken tekne limana yanaşmıştı. Koyu sisin içinde hiçbir şey görünmüyordu. Hava daha da soğumuştu. Karada bir bardak sıcak çayın hayaliyle…
Go to News Site