soL Haber
Bugün, çoktan yitirdiğimiz ulusal egemenliğimizin, içi çoktan boşaltılmış bayramı. Devlet kurumları, bu kurumlarda oturan devlet büyükleri ve servetlerinin çoğu yurt dışındaki hesaplarda olan sermayedarlar gerine gerine kutlayacak, bir iç savaş provasında bombalanmış Meclis’in “Gazi” sıfatından bahsedecek, ihanet ettikleri cumhuriyetin kuruluşuna dair kendi öykülerini anlatacaklar. Yalanlar ve çarpıtmalar tekrarlandıkça ve reddedilmedikçe, gerçeğin yerini alıyor. Marx’ın dediği gibi, devletin kökeni “inanılabilen, ancak tartışılamayan bir söylencenin içinde kayboluyor.” 1 Dolayısıyla bazı gerçekleri ısrarla vurgulamak, tekrar tekrar söylemek gerekiyor. 23 Nisan 1920’de ilan edilen Büyük Millet Meclisi, Meclis-i Mebûsan’ın devamı değildi. Osmanlı’dan kesin kopuş tam olarak burada başladı ve bu yüzden de 23 Nisan çok değerlidir. Ankara’daki meclisin, işgalci emperyalistlerin İstanbul’daki meclisi kapatmasına yanıt olarak kurulmuş ve Anadolu’ya geçen kimi mebusların bu yeni meclise katılmış olması bu olguyu değiştirmiyor. Meclis-i Mebûsan, modern Türkiye’nin kuruluş sürecinde bir basamak olsa da üzerinde padişahın fesih yetkisinin gölgesi vardı, özerk bir iktidar organı değildi. Nitekim 2. Meşrutiyet boyunca İttihat ve Terakki bu mecliste çoğunluğu sağlayarak değil, padişahı kenara çekebildiği dönemlerde iktidar olmuştu. Büyük Millet Meclisi ise, kuruluşuyla birlikte, kavramı Lenin’in kullandığı biçimde bir “ikili iktidar” durumu yaratmıştı. Bu meclisin kuruluş amacı, tek tek üyelerinin fikirlerinden bağımsız olarak, Millî Mücadele’nin o ana kadar kazandığı doğrultunun sürdürülmesi ve halk iktidarının tesis edilmesidir. Halk iktidarının tesis edilmesinin iki şartı bulunuyordu: Birincisi, Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması ve işgalin püskürtülmesi; ikincisi, monarşinin devrilmesi. Zaten bu ikisi, işgal ve monarşi, birlikte “diğer” iktidardı; birbirleriyle ittifak halindeydi. Dolayısıyla, monarşinin haledilmesi şartının 23 Nisan 1920’de bir niyet olarak açıkça dile getirilmemesinin 2 , getirilse belki pek çok vekilin buna itiraz edecek olmasının bir önemi yoktur. Mevcut siyaset haritasında gerçekleştirilmekte olan siyasi eylemler, kaçınılmaz biçimde bu doğrultuda ilerlemektedir ve 23 Nisan 1920, sadece Millî Mücadele’de önemli bir dönemeç değil, çoktan ölmüş ama hâlâ varlığını sürdüren Osmanlı’nın tabutuna çakılan çok önemli bir çividir. Bu anlamda, Büyük Millet Meclisi, bir Kurucu Meclis’tir. Kuruculuğu sadece yapıcı değil aynı zamanda yıkıcı olmasından gelmektedir. Ve hepsinden önemlisi bu meclis demokratik değil devrimcidir ve bir ülke kurabilmiş olmasını da buna borçludur. *** Bugün, Cumhuriyet’e “solcu” bir kılıkla düşman olanların önemli bir bölümü, 1921 ve 1924 Anayasaları arasında Cumhuriyet’in ilerici olmaktan çıkıp despotik bir rejime dönüştüğünü savunuyor. Söylenen şu: Millî Mücadele boyunca Ankara Kürtlerin özerkliğini tanımaya daha meyilliydi, ama 1924’ten sonra bu yol terk edildi ve inkârcı bir tutum benimsendi. Oysa 1920’lerde, Anadolu’da, Osmanlı’nın yıkıntılarında bir ülke kurmanın üniter cumhuriyet dışında bir yolu yoktu. Cumhuriyet’in Kürt coğrafyasını yönetmek için başvurduğu, makbul aşiret ağalarını vekil tayin etme kolaycılığı sonrasına büyük sorunlar devretti; ama bunun alternatifi Şeyh Said gibi gericilerin yerel, feodal egemenliklerini tanımak değildi. Bunu yapan Cumhuriyet, Osmanlı’nın devlet yapısı ve idare anlayışından kopamazdı; zira Osmanlı’nın son dört yüz yılı yerel güç odaklarının küçük çıkarlarını birbirine çarptırıp yönetmekle geçmişti ve imparatorluğun dehşet verici biçimde kendi çağının gerisinde kalmasının sebebi bu merkezileşememe meselesiydi. Merkezi iktidardan aynı biçimde yoksun bir Cumhuriyet, Anadolu’da kurulan, üstüne üstlük Karadeniz’e giriş çıkışı kontrol eden bağımsız bir ülkenin varlığını kesinlikle kabullenmemiş olan emperyalistlerin basıncı karşısında askeri olarak da ekonomik olarak da tutunamaz, yaşayamazdı. Yaşatmazlardı. Cumhuriyet’i bu çıkmaz yola girmeyi reddeden devrimci irade kurdu ve yaşattı. *** Cumhuriyet, Osmanlı’nın köhnemiş mirasından ne kadar kurtulabilir, birikmiş safrasını sırtından ne kadar atabilirse o kadar güçlenebilir ve kök salabilirdi. Geçmişten kopuş, akşam olup davarlar otlaktan dönene kadar tartışılarak yapılmaz. 1920’den 1924’e kadar yapılması gereken tartışmalar yapılmış ve sonuca bağlanmıştır. Bu sonuç, Cumhuriyet’in, Osmanlı’nın beceremediği merkezileşmeyi becermeye girişmesidir. Bu, devrimi kendi çıkarları için destekleyen toprak zenginleri başta olmak üzere mülk sahiplerini pek memnun etmemiş ve yollar ayrılmaya başlamıştır. Öte yandan tarih kimseyi beklemez ve bir arafta durup tartışmanın sonsuza dek sürdürülmesi mümkün değildir. Herkesin çıkarına uygun devrim yapılamaz, onun adı zaten devrim olmaz ve Lenin’in dediği gibi, devrimde durmak, ölümdür. Devrim, 23 Nisan 1920’de girdiği yolda uzun süre durmadı. Laiklik ilkesinin toplumsallaştırılması, eğitimin birliğinin sağlanması, alfabenin değiştirilmesi, devletçi ve planlı kalkınma atılımları, kadın hakları gibi konularda, kurucu devriminin üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmiş emperyalist ülkeleri aşacak hamlelerin yapılabilmesini sağlayan, bu ilerleme iradesiydi. Kurucu Meclis, devrimde durmanın ölüm olduğunun bilincindeydi. Nitekim devrim durduğunda, derhal özel çıkarlar toplumsal çıkarlara baskın hale gelmeye, Cumhuriyet de ölmeye başladı. Bu ölümün uzun sürmesinin sebebi, kurulanın güzelliği ve sanılandan çok daha derine kök salmış olmasıydı. Ama kendimize dürüst olmalı ve görmeliyiz: Cumhuriyet’in ne güzelliği varsa hepsini tepelediler; özelleştirdiler, parselleyip sattılar, yıkıp yok ettiler. Artık Türkiye’de Cumhuriyet somut bir gerçeklik değil bir ülküdür ve o ülkü tek bir yerde, emekçi halkın aklı ve vicdanında yaşamakta, tekrar kurulmayı beklemektedir. Bugün artık çocukların çocukları öldürdüğü bir ülkede yaşıyor, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı çocuk ölülerinin başında kutluyoruz. Bu ülkede artık mülki amirler toplumu katillerden değil katil çocuklarını toplumdan koruyor. Bireylerin, çetelerin, aşiretlerin, tarikatların, holdinglerin çıkarlarından halkın çıkarlarına yer kalmadı. Ve birileri hâlâ, bugün faaliyette olan iktidarsızlaştırılmış, sermaye çıkarlarının tasdik makamına dönüşmüş Meclis’in 1920’de kurulan Kurucu Meclis’ten daha demokratik olduğunu söylüyor. Halkın çıkarlarını değil sadece zenginlerin ayrıcalıklarını savunacaksa, o Meclis de o demokrasi de yıkılsın gitsin. Bize bir kez daha devrimci bir Meclis lazım. Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi, bugün Ankara’da bu anlayışla Kurucu Meclis’in binasına yürüyor. Eğer bu yazıda ifade edilen düşüncelere katılıyorsanız ve imkânınız varsa, sizi bu yürüyüşe de katılmaya davet ediyorum. 1 Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, çev. E. Özalp, İstanbul: Yazılama, 2009, s.42. 2 Ki, Mustafa Kemal, açılış konuşmasında açıkça İstanbul hükümetinin Millî Mücadele’nin karşısında olduğunu anlatır: https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/tarihce/ataturk_konusma/1d1yy1.htm.
Go to News Site