BirGün Ekonomi
Dün 23 Nisan’ı coşkuyla kutladık. Meydanlarda çocuklar, ekranlarda rengârenk gösteriler… Çocuklarımız bizim geleceğimiz dedik, umudumuz dedik, yarınlarımız dedik. 23 Nisan kutlamaları kapsamında çocuklar önemli makam koltuklarına oturtuluyor olabilir; ama gerçek hayatta yoksulluğun, yoksunluğun ve eşitsizliğin tam ortasında büyüyorlar. TÜİK tarafından bu hafta yayımlanan “İstatistiklerle Çocuk, 2025” raporunda yer alan veriler, bu ülkenin çocuklara nasıl bir hayatı reva gördüğünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 2025 verilerine göre Türkiye’de 21 milyon 375 bin çocuk var. Yani bu ülkenin her dört kişisinden biri çocuk. Ve bu çocukların yüzde 36,8’i yoksulluk ya da sosyal dışlanma riski altında yaşıyor. Her on çocuktan neredeyse dördü. Bu, başlı başına bir toplumsal alarmdır. Üstelik toplam nüfusta bu oran yüzde 27,9 iken çocuklarda tablo çok daha ağırdır. Demek ki bu ülkede yoksulluk rastgele dağılmıyor; en sert biçimde çocukların hayatına çöküyor. İktidar ekonomiden bahsederken afili sözcükler kullanıyor. Oysa rakamların anlattığı hikâye çok daha yalın: uygulanan ekonomik programın faturası emekçilere, daha da önemlisi çocuklu hanelere kesiliyor. “Rasyonel” programın başladığı Mayıs 2023’te yıllık enflasyon yüzde 39,59’du. Sonra yüzde 75,45’e kadar çıktı. Mart 2026’da yüzde 30,87 olarak açıklandı. Veriler enflasyon ile mücadelede bir başarının olmadığını net bir biçimde gösteriyor. Başarı yok ama bedel çok. Ücretliler sofrasından kısmak zorunda kalıyor. Çocuklar okul kantininde yarım tostu veresiye defterine yazdırıyor. Çocukların “finansal okur yazarlık” konusunda öğrendiği ilk kavram, müfredattan değil hayatın soğuk gerçekliğinden gelen “borç” oluyor. Aileler okul masrafını, neredeyse okul süresine yayılan taksitlerle karşılamaya çalışıyor. Çocuk yoksulluğu yalnızca bir sosyal sorun değildir. Bu, düpedüz sınıfsal bir sonuçtur. Çünkü ücretlerin baskılandığı, kamusal harcamaların kısıldığı, sosyal korumanın zayıflatıldığı her dönemde en ağır yükü en korunmasız kesimler çeker. Çocuklar da o listenin en başında yer alır. 2026 başında net asgari ücret 28 bin 75 lira iken, Türk-İş’in Mart verisine göre dört kişilik bir aile için açlık sınırı 32 bin 793 liraya, yoksulluk sınırı ise 106 bin 913 liraya çıktı. Yani bugün asgari ücret, bir ailenin yalnızca gıda harcamasını bile karşılamıyor. İki kişinin asgari ücretle çalıştığı bir evde toplam gelir 56 bin 150 lira ediyor; bu da yoksulluk sınırının yarısına bile ulaşmıyor. Böyle bir düzende çocukların yoksul büyümesi kader değil, doğrudan iktidarın uygulamalarının sonucudur. Uygulanan programın çocukların hayatında nasıl karşılık bulduğunu eğitim verileri de gösteriyor. Ortaöğretim tamamlama oranı yüzde 81,3. Yani her beş gençten biri liseyi tamamlayamıyor. Özellikle erkek çocuklarında tamamlama oranının yüzde 79,2’ye kadar gerilemesi, geçim derdiyle çocuk yaşta işçiliğe zorlanmanın bir göstergesidir. Düzen, çocukların yalnızca bugününden çalmıyor, geleceklerinden de çalıyor. Yoksulluk yalnızca boş tencere demek değildir; güvensiz çevre, yetersiz koruma, zayıflayan kamusal destek ve yaşam hakkının aşınması demektir. Tam da bu yüzden çocuk yoksulluğu meselesi, birkaç yardım paketiyle geçiştirilecek bir başlık değil, ülkenin nasıl yönetildiğiyle doğrudan ilgili temel bir siyasi meseledir. Çocukların sadece bayramda hatırlanmadığı, hayatın içinde de sahip çıkıldığı bir Türkiye mümkün.
Go to News Site