soL Haber
Ortalıkta son günlerde çok popüler bir laf dolaşıyor, dolaşmak ne kelime, adeta üzerimize boca ediliyor: “ Güvenlik mimarisi ” Önüne bir coğrafya getiriliyor genellikle, “Avrupa Güvenlik Mimarisi, Karadeniz Güvenlik Mimarisi, Pasifik Güvenlik Mimarisi…” Bazıları işleri zaten halka yalan söylemek olduğu, bazıları emperyalist merkezlerden maaş aldıkları, bazıları ise iyi niyetli oldukları halde ideolojik filtreleri sağlam olmadığı için bu kavramı kullanıyor. “Güvenlik mimarisi” dedikleri adıyla sanıyla emperyalist bir paylaşım savaşına hazırlıktan başka bir şey değil. Dünya emperyalist devletler tarafından paylaşılmıştır ve güçlenen kapitalist devlet veya devletler bu paylaşımın yeniden yapılması gerektiğini ileri sürerler. Paylaşımın Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi sömürgelerin devletlerin idaresi altına girmesine dayandığını düşünmeyin. Uzun süredir emperyalizm çeşitli ulusların tekelleri arasında pazarların, ham madde kaynaklarının, sanayi ve mali yatırımların ve siyasi, ideolojik hegemonyaların dağılımı şeklinde kendini gösteriyor. Dünyanın yeniden paylaşımı genellikle emperyalist hegemonyanın lider devletinin yer değiştirmesi anlamına da geliyor ve bu çoğunlukla askerileşmeyle gidiyor. Böyle bir savaşa hazırlanan devletler aslında küçük bir azınlığın tekellerine ait olan bu savaşa emekçi halkı katmak zorundadırlar. Tüm robotlarına ve egemenliklerindeki yapay zekâya rağmen hala savaşacak piyadeye, pilota, denizciye vb. ihtiyaçları var. Bu nedenle kendi halklarını ikna etmeye çalışırlar: Hep kendileri mağdurdur, hep saldırı altındadırlar, bu nedenle “güvenlik mimarisi” çok elzemdir. Aslında bu bütün milletin savaşıdır vb. Geçenlerde bu köşede bir emperyalist savaşa sürüklenme halinin halkımız için çok somut ve acil bir tehdit haline geldiğini yazmıştık . Her geçen gün bu sürüklenişe dair yeni veriler geliyor. Örneğin, geçtiğimiz hafta içinde Almanya Savunma Bakanı basın açıklamasında Almanya’nın açıkça Rusya’ya karşı savaşa hazırlandığını, 460 bin askerle Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusunu kuracaklarını, teknolojik üstünlüğü ele geçireceklerini ve NATO’nun liderliğini üstleneceklerini açıkladı. Aşağıdaki fotoğrafta Alman savaş baronlarının toplantısı görülüyor: Birkaç gün önce Almanya Savunma Bakanı Pistorius ve askeri yetkililer savaş hazırlıklarını basın toplantısında anlatıyor. Rusya Avrupa’nın Kaliningrad’a çıkarma yapıp ele geçirecek bir hazırlık içinde olduğundan yakındı yine geçen hafta. Hatırlayacaksınız geçen ay Türkiye’den tatbikata katılan gemiler Baltık Denizinde çıkarma talimi yapmışlardı. Sadece Avrupa’da değil hazırlık, Japonya da hızlıca hazırlanıyor gözüküyor. Kısa bir süre önce ABD ve Filipinler arasında düzenlenen askeri tatbikata Japonya tam boy katıldı. Ayrıca Japonya’yı pasif durumda tutan yasalar hızla değişmeye devam ediyor, son olarak diğer ülkelere saldırı silahları satabileceğine ilişkin yasalarda değişiklik yapıldı. Hiçbir ülkenin halkı aptal değildir, bunu söylemek sadece ırkçılık olur. Ancak emekçi halklar sermayenin eline geçirdiği bütün iletişim olanakları ile kandırılıp kör edilebilirler. Başlarına gelen onca felaketten sonra Alman ve Japon halkının bu sürüklenişini anlamak kolay değil. Onları bağlayan şey, Almanya’nın kısmen, Japonya’nın tamamen 2. Dünya Savaşı sonrası ABD işgali ve hegemonyasında kalmaları ve savaşın esas suçlusu olan tekellerinin korunması oldu. Sermaye sınıfları kriz içindeki tekellerine kaynak aktarmış oluyor bu şekilde. Örneğin, Trump ABD askeri bütçesinin önümüzdeki yıl 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını teklif ediyor, silah tekellerine ısmarlanan onlarca gemi, uçak ve balistik füzeler bu şekilde finanse edilecek. Bu kaynak yaratılırken halkın sosyal güvenliği, eğitim ve sağlık harcamalarından kısılacağı söyleniyor. Savaş hazırlığı daha savaş başlamadan halka zarar veriyor. Ancak savaş nedenini sadece silah tekellerine kaynak aktarımıyla açıklayan indirgemecilik çok tehlikelidir bir yandan. Çünkü gerçekten emperyalist dünyada sömürüden aldıkları payı koruyabilmek veya artırabilmek için savaşa ihtiyacı var tekellerin. Türkiye sermayesi ise NATO’nun peşinden hızla sürükleniyor gözüküyor savaşa. Karadeniz ve Boğazlarda açılmak istenen ve Montrö’nün ilgası anlamına gelecek uluslararası üsleri biliyorsunuz. Ancak her geçen gün yeni veriler dökülüyor önümüze. Geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Türkiye’yi ziyarete geldi. Bu savaş baronu nitelikli dolandırıcının görüldüğü yerde tutuklanması gerekirken Devlet Başkanıyla görüştü, Türkiye’nin askeri sırrı olması gereken Aselsan Fabrikasını gezdi. Bol bol “güvenlik mimarisinden” bahsedildi. Tabi görüşmelerin içeriği basına tam olarak yansımadı. Yine geçen hafta Türkiye ve İngiltere arasında “Stratejik Ortaklık Anlaşması” imzalandı. AB’den çıkan İngiltere ile İkili Ticaret Anlaşması önemliydi diyecek teknokratlar şimdi. Tamam, düzen içinde belki anlaşılabilir bu nokta. Ama basın toplantısında sürekli NATO üyeliğine vurgu yapma ve “Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada iş birliğimiz” lafları nasıl tedirgin etmez insanı? Çanakkale’de boşuna öldü insanlarımız anlaşılan, Sevr’i yırtmak için boşuna Kurtuluş Savaşı verildi. Bütün dünya halklarına karşı suç işlemiş İngiliz emperyalizmi ile bu ülke nasıl stratejik ortak oluyor? Türkiye’nin savaşa sürüklenişi ancak emekçi halkın bilinçlenmesi ve örgütlülüğü ile engellenebilir. Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler. Bu örgütlülük tutarlı bir emperyalizm karşıtlığına yaslanarak gerçekleşebilir. Emperyalizm karşıtlığı laiklik ve emekçi sınıfların yurtseverliği ve sömürülmek istememesi ile bütünleşir. Cumhuriyetçilerin birliği süreci önünde bu sorun bütün acilliği ile duruyor şimdi.
Go to News Site