Collector
Z ve sonrası | Collector
Z ve sonrası
BirGün Kültür-Sanat

Z ve sonrası

Yunan-Fransız yönetmen Costa-Gavras’ın 1969 yapımı Z, Yunanistan’da bir solcu milletvekilinin öldürülmesini ve ardından devletin tüm aygıtlarıyla gerçeği nasıl sistematik biçimde örttüğünü anlatır. Filmi güçlü kılan, cinayetin kendisi değil; o cinayetin nasıl sıradanlaştırıldığıdır. Film boyunca suç açıktır, fail bellidir, mekanizma ortadadır. Yine de hakikat adaletin konusu olmaktan çıkar; önce bürokratik bir dosyaya, sonra toplumsal bir unutmaya dönüşür. Z, devletin yalan söyleme kapasitesini değil, gerçeği etkisizleştirme becerisini ifşa eder. Eskiden gerçeklerin saklanması için uğraşılırdı. Bugün o beceriye ihtiyaç bile yok. Çünkü mekanizma güncellendi. Artık hakikati ortadan kaldırmaya gerek yok, onu akışta eritmek yeterli. Kopukluk, ayrışma, gürültü, hız ve soluk almadan akan bilgi, gerçeği gizlemekten daha etkili biçimde itibarsızlaştırıyor. Bir bilgi doğrulanmadan tüketiliyor, bir dosya açılıp kapanıyor, sorgulayanlar görünmezleştiriliyor. OLMAYAN ÜLKE Costa-Gavras, Z’de ve State of Siege, The Confession gibi filmlerinde coğrafi ve tarihsel referansları sıklıkla değiştirir, isimleri gizler ya da kurgusal bir ülke yaratır. Film çekildiğinde Yunanistan’ı cunta yönetiyordu. Gavras, filmin Yunanistan’da yasaklanmasını göze almıştı ancak adını koymayarak hem diğer ülkelerde gösterilmesini hem de evrensel bir eleştiriye dönüşmesini sağladı. Olayı "Selanik 1963" yerine "bir Akdeniz ülkesi, yakın geçmiş" olarak konumlandırarak filmin yalnızca Yunanistan’a değil, her faşist eğilimli devlete bir uyarı olarak okunmasını sağladı. Bu, Bertolt Brecht’in yabancılaştırma efektinin tersine işleyen bir strateji. Uzaklaştırmaz, evrenselleştirir. Ancak bu stratejinin seyirciden belirli bir önbilgi talep ettiğini hatırlatmak gerek. Z’yi tam anlamıyla kavramak için 1960’ların sonundaki küresel sağ darbeler dalgasını, Yunanistan 1967, Şili 1973, Arjantin 1976, CIA destekli antikomünist operasyonları ve devletin güvenlik aygıtlarıyla muhalifleri nasıl tasfiye ettiğini bilmek gerekir. Gavras seyirciyi serbest bırakmaz; tarih bilmeyeni dışarıda bırakır. İYİMSERLİĞİ VE SINIRI Peki Gavras, yaşadığımız şeyin "tarihsel, özel, rastlantısal" bir sistem arızası olduğu yanılsamasını gerçekten aşabilmiş midir? Filmin kendi içinde verdiği yanıt, ki bana bu Gavras’ın iyimserliği gibi görünür, şudur; Z, savcının adaleti kovalaması ve halkın sokaklara dökülmesiyle "yaşıyor" mesajıyla bitirir. Suçlular cezalandırılır, adalet yerini bulur. Bu, sistemin arızalarının düzeltilebilir olduğu umudunu taşır. Ama sistemin farklı tezahürlerle yeniden üretilmeyeceğinin garantisi yoktur. Gavras sonucu gösterir, nedeni değil. Burada Gavras sinemasının gerçek sınırına geliriz. O bir devrimci sinemacı değil, liberal bir öfke sinemacısıdır. Kısacası yönetmen, düzeni kökünden sorgulamaz, bozulduğunda tamir edilebileceği varsayımıyla hareket eder. Oysa Z’nin gösterdiği şey tam da şudur: Faşizm birkaç psikopat albayın işi değildir. Devletin sıradan bürokratları, polis memurları, savcıları, doktorları, gazetecileri üzerinden işler. Filmin en ürpertici sahnesi bana kalırsa cinayet değil, hastane yetkililerinin ölüm raporunu nasıl tahrif ettiği ya da savcının dosyayı nasıl “kaybettiğidir”. Gavras bu mekanizmayı gösterir; ama bunun yapısal olduğunu yani kapitalist sistemin kriz anlarında faşizmi yeniden üretme kapasitesine sahip olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmez. Gavras’ın liberalliği tam da burada başlar. O, sistemin kendisini değil, sistemin bozulmasını sorun eder. HİÇBİR ŞEY OLMUYOR Biçimsel açıdan film, tür sineması ile politik angajmanı ustalıkla birleştirir. Raoul Coutard’ın sarsıntılı "verité" görüntüleri ve Françoise Bonnot’nun keskin kurgu temposu, Fransız Yeni Dalgası’nın mirasını açıkça taşır. Mikis Theodorakis’in müziği ise filmin öfkeli ruhunu perçinler. Notalarını hapishaneden avukatları aracılığıyla dışarı kaçıran bir bestecinin imzası, filmin içinde de verdiği "yaşıyor" mesajının gerçek hayattaki bağıdır. Filmde hâlâ bir mücadele zemini var, gerçek ile yalan arasında, suç ile hukuk arasında bir çatışma var. Oysa günümüzdeki düzende hakikatin ortaya çıkması tek başına bir şey ifade etmiyor. Bugün Türkiye’de Gülistan Doku soruşturmasına baktığımızda, Z’nin karanlık koridorlarının hâlâ açık olduğunu değil, artık kapatılmasına bile gerek duyulmadığını görüyoruz. Mesele, gerçeğin saklanması değil; kayda geçmemesi, sonuca dönüşmemesi ve herkesin bildiği bir şey olarak etkisizleşmesi. Artık hakikat bastırılmıyor, dolaşıma sokulup aşındırılıyor. Ve tam da bu yüzden, hiçbir şey olmuyor. Hayat akmaya devam ediyor.

Go to News Site