Collector
Suskunluğun onarıcı gücüne el veren metinler | Collector
Suskunluğun onarıcı gücüne el veren metinler
BirGün Gazetesi

Suskunluğun onarıcı gücüne el veren metinler

Mazlum Vesek Hüseyin Köse’nin Susan Şeylerin Gürültüsü adlı deneme inceleme kitabını ilk önce adıyla tartışmak gerekir. Türkiye’de itirazı bir kıble gibi gören düşün cemiyetinin her zaman sözü yücelttiğini biliriz, söylemek, iletmek; sözle, yazıyla muhalefet etmek olmazsa olmazıdır. Ancak, bir deneme kitabının kapağına Susan Şeylerin Gürültüsü yazmak, son on küsur yıldır sözün kalabalık hali kadar suskunluğun da artık çok şey biriktirdiğinin bir göstergesi. Kitabın ikinci iletisi de en tipik örneğini 80’li yıllar dikta döneminde -iyice bastırılmış bir toplumsal düzende- gördüğümüz sözün düşüşüne yönelik. Ancak kitapta o döneme ilişkin dolaylı politik göndermelerin yanı sıra, daha ziyade edebi suskunluğun diliyle konuşan şairlerin sesi ön planda. Köse, elbette kitabında suskunluğu bir kapı olarak göstermiyor. Ancak, son yıllarımızın susturulmuş politik ortamında, seçilmesi ve tozlanmasının önüne geçilmesi gereken isimleri, duyarlıkları ele alıyor. Suskunluğun sebep olduğu havayı reddetmiyor oluşu, ele aldığı izleklere bu bağlamda yaklaşması onu farklı kılıyor. Kitabın alt başlığı “Kırılmak, Susmak, Kendini Onarmak Üzerine” de bu tutumun somut bir işareti. Kitaptaki başlıklara biraz yakından bakalım. HINÇLA BİLENMİŞ BİR YAS ŞİİRİ Köse’nin gerek akademik gerekse edebî çalışmalarını takip edenler bilirler; Köse Didem Madak’a ayrı bir önem atfeder. Aynı kuşaktan oluşları, aynı yıllarda İzmir havası solumaları nedeniyledir belki. Aynı nedenle, “Kırılabiliyoruz, İyi ki...” başlıklı ilk bölümün açılış metni olan “Didem Madak Şiiri ya da ‘Cetvelle Çizilmiş’ Kediler Gazeli” isimli incelemede, Köse’nin Madak şiirinin ironik/melankolik evrenine dair olguları bambaşka bir derinlikle ele aldığını görüyoruz. Genel olarak Didem Madak’ın poetikasıyla ilgili kaleme alınmış bu ilk metin, Madak’ın hem hayatla hem de şiirle kurduğu ilişkiyi, kültürel alandaki bir çeşit samimiyet eksikliği eleştirisi, mahcup bir hıncın içe dönük melankolisi ve feminen bir cesaret ile birlikte ele alıyor. Metin boyunca, Madak’ın şiiriyle örttüğü ve açtığı yaralar; sessizce direnen ama hiçbir zaman “düzgün” olamamış bir ruh hâliyle resmediliyor. Köse’nin şaire yönelik olarak düzgün insan olamamanın bir kusurdan çok, dönemin baskın değer ve alışkanlıklarına yönelik güçlü bir manifesto mahiyetinde kayda düşülmesi çarpıcı şüphesiz. Köse’ye kaynak olan “Düzgün insan olamadı” cümlesi özür dileyen değil, dünyaya itiraz eden bir yorgun ruhun sesi. Başka bir deyişle, “Madak’ın, ‘başından çok şeyler geçmiş’ sevincinin yasını çocuksu bir hüzne ulayan şiirinde izi sürülenler biraz da böylesi bir sorunun yanıtları” (s.22). Buradaki “düzgünlük”, güçlü bir ironiyle, toplumsal normlara, sessiz ve uslu hayatlara, cetvelle çizilmiş kedilere gönderme yapıyor tam olarak. Düzgün olmak bir meziyet değil; bir teslimiyet biçimi olarak kodlanıyor. Madak’ın şiiri bu teslimiyeti reddediyor halbuki. Onun yerine, yamuk olanı, eğreti duranı, ağrıyan yarayı, taşan duyguyu, bir türlü dikiş tutmayan hayatları anlatıyor. Madak’ın şiiri, gündelik hayatın sıradan karelerine yerleştirilmiş olağandışı duygularla örülüdür. “Pazar sabahları kahvaltı edip ağlayanlar” ifadesi, şiirine nüfuz eden duygusal çelişkiyi ve sıradan anların arkasındaki büyük duygulanımı gösterir. Bu mısralar, yalnızların limanıdır. Köse bizlere, bu şiiri okuyanların, yalnız oldukları kadar birilerine benzemenin tesellisini burada bulduklarını da anlatmak ister gibidir sanki. Madak’ın şiiri sıklıkla “melankolik” olarak tanımlanır, ancak bu metin, onun şiirinde melankoliyi pasif bir yas değil, aktif bir hesaplaşma hâline getirdiğini öne sürüyor, dahası ilan ediyor. “Mağlup bir hayatla hesabını geleceğe erteleyen” bir kuşak için bu şiir, adeta iç seslerin dışa fütursuzca aktığı bir kanaldır. Madak’ın kelimeleri sadece üzgün değil; incinmiş, kırılmış ama hâlâ cevap bekleyen bir yerden konuşur. Metin boyunca Madak’ın şiirinden çekip çıkarılan imgeler -pencere, gamze, Güzin Abla, kara şehirler, dağ- hem çocukluk hem de şiir hafızasına aittir. Şairin dili, bu imgelerle hem içeriye hem dışarıya yönelir. “Duvarları pencereyle ayartan” bir şiir bu: dışarının umudu ile içerinin hüznü arasında gidip gelen bir ruh hâli. Yazar, Madak’ın şiirinin biçimsel olarak değil, duygusal içtenlik bakımından farklılaştığını vurgular. “Cetvelle çizilmiş” değil, el yordamıyla bulunmuş ve çoğu zaman eğri büğrü kalmış bir şiirdir onunki. Burada “şiir” yalnızca estetik bir ifade biçimi değil, iç dökmenin, varoluşla pazarlığın ve isyanın yeridir. Köse’ye göre Didem Madak’ın şiiri yalnızca kayıpları anan bir nostalji alanı değil; kaybı dönüştüren, yasla konuşan ve içe yönelen bir mücadele biçimidir. “Kalp kumpaslarının şiiri” ifadesi (s.22), tam da bu noktada anlamlı: Madak’ın kalemi, kalbi hem tuzağa düşüren hem de kurtaran bir araçtır. Cetvelle çizilmemiş bir hayatı anlatmak için, kelimelerin de biraz eğri büğrü olması gerekir. Madak bunu iyi bilir. Onun şiiri, düzgün insanların değil; düzgün insan olamamışların, olmayı da hiç istememişlerin şiiridir. KÜÇÜK İSKENDER’İN EVRENİNDEKİ İLLEGAL İRONİ Köse, bir diğer metinde Türk şiirinin çizgi dışı isimlerinden küçük İskender’in dünyasını ele alıyor. Aslında bir veda ve vefa yazısı aynı zamanda. “Karantinada Bir Hayat ve küçük, Beyaz Bir Ölüm” adlı incelemede Köse, onun için “Gidişi de tıpkı gelişi gibi, bir büyük firarın herkesçe bilinen şafağında oldu” diyor (s.31). Onun edebiyata ve yer yer politik olaylara dair her sözü, özgün bir bakışı, bir çıkışı ifade ediyor. Ancak, Köse’nin bu cümlesi cesaret ve mağrurlukla örülmüş bir duruşun da bercestesi gibi... Bu metin, küçük İskender’i yalnızca bir şair ya da sanatçı değil, adeta türler üstü bir kimya olarak ele alıyor. Yer yer anarşist, yer yer hümanist, ama asla saf veya steril değil. Tam da bu çelişkilerle örülmüş, keskin, dolambaçlı ve büyük ölçüde çok yönlü, çok katmanlı kimliğiyle, o bir “muamma evreni”; kelimeleri doğrudan anlamdan kaçıran, şiiri sabote eden, duyguyu yoldan çıkaran bir dil anarşisti... Köse, metinde onun “Sosyal yanları kapitalleri, kapitalleri/yalnızca soğan-ekmek-sosyalizm olanlar” dizelerine vurgu yapıyor. İskender’in şiirinde karşımıza çıkan bu bileşimi bir tür halkçı, yeraltı ironisi olarak görüyor. Köse’ye göre, bu terkibin içinde hem sınıfsal bir çıplaklık hem de romantik bir başkaldırı var. küçük İskender, şiirsel figür değil; şiirsel isyandır. Lirizm, onun elinde estetik değil, tahripkâr bir araca dönüşür. Düzenin hem maddi hem duygusal kodlarıyla alay eder. Yazarın İskender hakkında kullandığı ifadeler -“sabotajcı” (s.42), “terennümüyle enigmatik bir temaşa âlemi” (s.42), “kavram-söylem öğütücü” (s.42)- onun yalnızca kelimelerle değil, anlamın kendisiyle oynayan bir şair olduğunu gösterir. O, yalnızca dünyayı değil, o dünyayı anlatma biçimlerini de yıkıma uğratır. Bu nedenle şiirinde tını bulan sesler, çoğu zaman tanıdık değildir. Anlarsın ama açıklayamazsın. Belki de İskender’in anladığımız ama açıklayamadığımız bu yanı suskunluğun içindeki gürültüdür. Köse’ye göre, şairin yüz yüze geldiğinde bıraktığı izlenim ile şiirden okunan kimliği arasında keskin bir kırılma hissedilir. Bu, “aslında” ve “gibi” kavramları üzerinden kurulmuş bir çifte görüntü oyunudur. Aslında susmayan ama uzun süredir suskun, sohbete teşne ama kavgaya hazır, çileci ama gösterişli... Bu ikilik, küçük İskender’in sadece şiirsel değil, varoluşsal bir paradoks içinde yaşadığını ima eder. Onun kimliği bile kesin değil; sürekli kaçan, yer değiştiren, “birbirinde yeni yeni yerler bulan” bir akışkanlık hâliyle biçimlenir. Köse, metninde İskender’i bir kayıp kuşağın hatırası olarak konumlandırıyor. Onun sesi, bir yıkım sonrasının hayatından kalanın sesi değil, tam da o yıkımın içinden konuşan, kül ve dumanla bütünleşmiş bir ses. Bu sesin ardından kalan şeyse, bir şiir külliyatı değil; ısrarlı, yiğit bir şahitlik sadece. Köse, İskender’i bir “şair” olarak değil, yaşamı ve duruşuyla, düşüncesi ve pratiğiyle, şiirin cisimleşmiş hali olarak resmediyor. Onun varlığı bile başlı başına poetik bir olaydır demeye getiriyor. “Riyazet ehli bir çileci gibi” duyumsayıp yaşadığını söylüyor; kelimeyi ağrıya, imgeleri öfkeye, duyguyu ironiye çevirerek anlattığını... Bu nedenle, yalnızca onu anlamak değil, duymak da gerekir. “BOSBORDO KAMAŞMALAR” VE DİĞER SUSKUNLUKLAR Susan Şeylerin Gürültüsü, Gülten Akın’dan Ahmet Oktay’a, Enver Ercan’dan Şeref Bilsel’e daha başka şairlere ilişkin yazıları da içeriyor. Kitabın “Balkonumda Kışlarken” başlığını taşıyan üç bölümlük toplamı ise, yazarın “kendi sesinin yankısına” ayırdığı düşüncelerden oluşuyor. Yalnızlığın açtığı yaralardan, imkânsız aşkın sarstığı hayatlara, Camus’den Char’a bir dizi düşünceyi ve insanlık halini dil ucuyla yoklayan metinlerden... İyisi mi yazımızı bu yazıların ilkinde yer alan şu cümlelerle noktalayalım: “Yaralar çoğaldığında üretim de yukarı doğru hayasız bir eğriyle artıyor. Ölüm, kan, yara, bere, üzüntü, yas,vs. şiirsel muhayyileyi kışkırtıcı kelimeler tümü. Şimdi düşünüyorum da, ben belki de gayriihtiyari bir duygulanım ve tümüyle bilinçdışı bir şey olarak, yaptığım şiir tanımı uhdesinde böyle tedirgin edici düşünceler de olsun istedim. Hem, tüm bu ‘acılar denizi’ olmasa yaşamı şiirleştirmek ne işe yarardı? Hayatın acı terbiyesi, her minik anı bir ebediyet kertesinde duyumsayanlar için umuda bir işaret fişeği olmasa... İyisi mi, bu minval üzere, hayatta bir yerlerde hâlâ nefes alıp veriyorken fazlaca aşırıya kaçmayıp temkinliliğin diline yaslanmalı ve yine belki bu yüzden mümkün olduğunca akla her daim mıh gibi çakılıp kalacak cümleler kurmalı: “Bekle gör hangi suyun bulanık cinneti yazılmış kalbine...’” SUSAN ŞEYLERİN GÜRÜLTÜSÜ Hüseyin Köse, Everest Yayınları, 2025

Go to News Site