Collector
Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır | Collector
Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır
soL Haber

Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır

Nisan çocuklara gelir bizim ülkede, çocuklar içindir. Egemen cumhuriyet olmak böyle bir şeydir: Hem emperyalistlere karşı durursunuz hem de egemen sınıflara “ellerinizi çocuklarımızın hayatından ve geleceğinden çekin” dersiniz. Ama biz bu Nisan’a bayram neşesiyle değil sert bir gerçekle girdik: Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) gerçeğiyle. Çocukların oyun alanlarından, hayallerinden, eğitimden koparıldığı, “eğitim” adı altında sermayedarların çarklarının içine atıldığı bir düzenekle karşı karşıyayız… Şimdi takvim Mayıs’a dönüyor. 1 Mayıs’ta alanlarda yükselteceğimiz talepler, çocuklarımızın geleceği için olacak. Bu taleplerin başında ise başka bir eğitim talebi var. Başka bir eğitim, başka bir ülkenin kapısını aralayacak. “Mesleki eğitim”, “beceri kazandırma” ve “istihdama hazırlık” gibi başlıklar bugün çocuk işçiliğinin üzerini örten kavramlara dönüşmüş durumda. Oysa bu başlıkların ardında değişmeyen bir ihtiyaç var: Ucuz, güvencesiz ve itiraz edemeyen emek gücü. Kapitalizm tarihsel seyri boyunca çocukları ya doğrudan ya da dolaylı biçimlerde üretim süreçlerine dahil etti. Dün fabrikalarda açıkça gördüğümüz çocuk işçiliği bugün inceltilmiş kavramların arkasına saklanıyor. MESEM’ler bu işlevi görüyor. Çocuklar okul ile işyeri arasında sıkıştırılıyor ama gerçekte eğitimden koparılarak işgücüne dahil ediliyor. Ve süreç ideolojik bir çerçeve içinde meşrulaştırılıyor. “Altın bilezik”, “meslek sahibi olmak”, “erken hayata atılmak” gibi söylemler, çocuk işçiliğini görünmez kılmanın araçlarına dönüşüyor. Böylece çocukların sömürüsü, bütçelerini bir türlü toparlayamayan yoksul ailelere bulunmaz bir fırsat gibi sunuluyor. Gerçek ise tüm açıklığıyla ve şiddetiyle ortada: Çocuklar işçileşiyor çünkü aileler yoksul. Çocuklar işçileşiyor çünkü yetişkin emeği güvencesiz. Çocuklar işçileşiyor çünkü sermaye ucuz emek istiyor. Tam da burada asıl soruyla yüzleşiyoruz: Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlendiği bir ülke kurulabilir mi? Bu soruya “hayır” diyenler ya da “çok zor” diyenler mevcut düzenin değişmezliğini savunuyor. Bu çevreler sadece öğrenilmiş çaresizlik düzeyinde kalsalar yine iyi, bu çevreler sınırsız sömürüye yol açan düzenlemelerde de keramet aramaya başlıyor. Başka bir yolun mümkün olduğunu göstermek, mücadelenin en önemli parçasıdır. Tarih bunun somut örneklerini sunuyor. Önümüzde bir deneyim, bir yön var: Politeknik eğitim. “Her öğrenenin ufkunu, zihnini, hafızasını temel gerçekler bilgisiyle donatmalı, geliştirmeli ve mükemmelleştirmeliyiz” diyen Nadejda Krupskaya, politeknik eğitimin özünü bu cümlede somutlar. Politeknik, yani çok yönlü teknik ve beceri, Sovyetler Birliği’nde eğitimin temel ilkelerinden biriydi. Politeknik eğitim, insanın zihinsel ve bedensel etkinliğini bir bütün olarak ele aldı, teori ile pratiği aynı süreç içinde birleştirmeyi amaçladı. Ücretsiz ve bilimsel eğitimin bir hak olarak tanındığı Sovyetler Birliği’nde, politeknik eğitimle köylü çocuklarından, düşünen, üreten ve dünyayı kavrayan insanlar yarattı. Altın bilezik arıyor isek buraya bakmalıyız. Vasıflı, özgüvenli üretici bir insan sermaye için değil emek için düşünen bir sistemde ortaya çıkar. Bir çelik fabrikasında dökümcü olan Yuri Gagarin’i uzaya çıkan ilk insan yapan şey budur. Tekstil işçisi Valentina Tereşkova’nın fabrikadan uzaya uzanan yolculuğu da aynı sistemin sonucudur. Politeknik eğitim, her ne kadar ilk kez Sovyetler Birliği deneyiminde somutlanmış olsa da, köklerini Marx ve Engels’de buluruz. Marx ve Engels eğitimin sınıfsal yapısı nedeniyle, kapitalist toplumda bilgiye erişimin parçalı, eşitsiz ve işbölümüne bağımlı biçimde örgütlendiğini vurgular. Politeknik eğitim ise diyalektik materyalizmin ışığında teori ile pratiğin birliğinde kurulur. Eğitim üretimle, yaşamla ve toplumsal süreçlerle canlı bir ilişki içinde şekillenir. Eğitim dersliklerle sınırlı kalmaz, atölyeler, fabrikalar ve farklı üretim alanları da onun ayrılmaz parçası olur. Bu yönüyle politeknik eğitim insanın çok yönlü gelişimini esas alan, üretimle bilgi arasındaki bağı yeniden kuran tarihsel bir müdahale olarak anlam kazanır. Politeknik eğitimde kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkar. Burada insan makinanın basit bir uzantısı değil, belirli bir işi yaparken yaptığı işi kavrayan, ürettiğiyle bağ kuran bir öznedir. Yabancılaşmayı derinleştiren değil onu aşındıran bir hat açar. Öğrenmek ile yapmak, düşünmek ile üretmek aynı sürecin parçalarıdır. Öğrenciler erken yaşlardan itibaren el becerileriyle tanışır, ilerleyen aşamalarda teknik bilgi edinir ve üretim süreçlerinde yer alarak deneyim kazanır. Bu bütünlük, insanın hem düşünsel hem teknik hem de yaratıcı kapasitesini birlikte geliştirir. Amaç insanı tek bir beceriye sıkıştırmak değil bütünlüklü bir gelişim hattı açmaktır. Politeknik eğitimde öğrenciler üretim süreçlerinin bütününü kavrar, kullanılan araçları, teknikleri ve bu süreçlerin gelişimini öğrenirler. “Nasıl yapılır” sorusunun yanı sıra “neden böyle yapılır” ve “nasıl geliştirilebilir” sorularına da yanıt ararlar. Böylece bilgi, ezberlenen bir içerik olmaktan çıkar, düşünmenin ve üretmenin aracı haline gelir. Bilginin ilgili makinanın kullanım kılavuzundan edinilmediği ama üretim ve yeniden üretim süreçlerinin gerekliliklerine göre birlikte üretildiği bir zemin kuruludur. Öğrenciye hazır bilgiler sunmak yerine, araştırma, inceleme ve çözümleme yolları açılır. Üretimin teknik yönleriyle birlikte tarihsel gelişimi ve toplumsal anlamı da öğrenme sürecine dahil edilir. Sonuç olarak, aslolan eğitimin kimin için ve ne için örgütlendiğidir. Politeknik eğitimde amaç dar bir meslek öğretmek değil, insanı çok yönlü geliştirmektir. Üretim süreçlerine katılan çocuklar üretimde kendilerini, becerilerini geliştirirler. Bugün MESEM’lerde kurulan ilişki ise bunun tam tersidir. Eğitim pedagojik bir süreç olmaktan çıkar, ucuz emek teminine indirgenir. Politeknik ile MESEM arasındaki fark tam da burada belirginleşir: Biri insanı merkeze alır diğeri sermayeyi. Bu yüzden politeknik eğitimin beslendiği kaynaklara yönelmek, o birikimi yeniden hatırlamak ve kurucu damarlarıyla buluşmak bugün her zamankinden daha yakıcı bir ihtiyaç. Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir. Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır.

Go to News Site