Collector
Utanma | Collector
Utanma
BirGün Gazetesi

Utanma

“Oyuncakları sen mi devirdin?” Kuzey üç yaşında ve bu soruyu duyunca utanıp kaçıyor. Utanmayı öğrendi demek ki. İnsan tüm primatlar içinde en kopyacı olanı. İlk nefesimizi aldığımız andan itibaren kopyalamaya başlıyoruz. Anneye, babaya, dayıya “çekme”nin genlerle değil, bu eşsiz kopyacılık yeteneği ile ilgilisi var. Ama utanma tam olarak bu sınıfa girmiyor. Utanış hareketlerimizi kopyalıyor olabiliriz (ellerle gözleri kapatma, koşarak kaçma vb.) ama utanma halimiz yapısal bir davranış biçimi. “Ben” olduğumuzu fark ettiğimiz an, “öteki”nin yargılarını umursamaya başlıyoruz. Öteki genellikle zalim, eleştirel, alaycı olduğu için (veya biz öyle düşündüğümüz için) davranışlarımızdan ve kendimizden utanmayı hızla öğreniyoruz. Çocukluk ve yetişkinlik arasında geçen dönem bitmeyen “utanma” yılları. Ergenliğe girince bize sürekli sürprizler sunan bedenimiz başlı başına bir utanç kaynağına dönüşüyor. Boyun “normal”den biraz kısa veya biraz uzun olması; biraz şişman veya biraz zayıf olmak ergen için çoğu zaman kendine bile itiraf edemediği utanç konuları. Zamanla iş daha detaylara inebiliyor: Benim gözlerim neden kısık? Neden memelerim küçük kaldı? Nefesim mi kokuyor yoksa? Reklam çekimi için Brezilya’dan bir model gelmişti. Brezilya’da iki kez güzellik kraliçesi olmuş bu kadın tepeden tırnağa mükemmelliğin simgesi gibiydi. Ona, “Bu kadar kusursuz olmak nasıl bir his? Biz dünyalılar kusurlarımızla baş etmeye çalışırken güzel güzel oyalanıyoruz. Sen bu konuda biraz yoksunluk çekiyor gibisin” demiştim. Bu soruyu ciddiye aldı ve biraz edebi bir İngilizce ile “My ultimate failing is my lack of any failings” (En büyük kusurum bir kusurum olmaması) diye yanıt verdi. Mal mal baktığımı görünce de açıklamaya çalıştı: “Ne yaparsam yapayım bir Emma Stone veya Monica Bellucci olamayacağım. Bugün ölsem insanlar arkamdan, ‘Güzel bir kadındı’ derler ama kimsenin hafızasında yerim olmaz. Dünyadaki milyonlarca güzel kadından biriyim. Bir kusurum olsa bu belki unutulmaz yapardı.” Modelin bu sözleri “Benim Adım Kırmızı”daki “kusur imzadır” sözünü anımsattı. Bir süre (ama çok kısa bir süre) yüzlerce kusurumdan güç alıp “kusursuz kadın”a acıyarak baktım. Kuzey oyuncakları devirme kusurundan, Brezilyalı model kusursuzluğundan utanıyor. Bir insan olarak ne olursanız olun bir utanma kabınız var ve o kap mutlaka doluyor. Utanmaz biri olmak istiyorsanız, insanlıktan vazgeçmeniz mi gerek? Peki bir insan ne zaman insan olmaktan vazgeçer? Havalı spor salonlarının erkek soyunma odalarında çırılçıplak dolaşan yetmiş yaşlarında adamlar görürdüm. Üzerinde çok fazla düşünmeden “Herhalde geyler ve kendilerine sevgili arıyorlar” diye bir sonuca vardığımı anımsıyorum. Buna bir arkadaşım itiraz etmişi: “Öyle olsa en güçlü yanlarını (kabarık cüzdanlarını) sergilemeleri gerekir, en zayıf yanlarını (pörsümüş bedenlerini) değil.” Bu itiraz bana makul geldi ama esas soru hala yanıtsızdı: Neden yaşlı erkekler genç erkeklerin arasında çırılçıplak dolaşıyor? Yunanistan plajlarının çoğunda yazılmamış bir kural var. Plajın bir ucunda çıplaklar denize girer ve genellikle arada bir sınır yoktur. Yamaçtan nerede denize gireceğimizi seçmeye çalışırken bir arkadaşımız plajın sağ tarafındaki en uç kesimi işaret etmişti. Adayı bilen bir başka arkadaşımız, “Orası çıplaklar bölümü” demiş ve eklemişti: “Yani yaşlılar.” Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde Tereza’nın annesi yaşlandıkça evde çıplak dolaşmaya başlar. Kızı Tereza bundan rahatsız olur. Annesi neden böyle tuhaf bir alışkanlık edinmiş? “Bak beden dediğin budur işte. Bunda utanacak bir şey yok. Hepimiz birer et parçasıyız.” Bazı insanlar yaşlandıkça çocuklukta başlayan “öteki”nin yargılarını önemseme hissini umursamaz olur. Bu, kara trenini sesini artık daha kuvvetli duyan insanların “insanlıktan” emeklilik arzusu olabilir mi? Spinoza’ya göre “korku, hırs, öfke ve utanma” pasif duygulanmalar. Başkalarının yargılarına göre hareket etmek kölelik. Bu konu felsefe derslerinde ne zaman geçse, bir öğrenci elini kaldırıp aynı soruyu sorar: “Spinoza’ya göre hiç utanmadan katliamlar, haksızlıklar, hırsızlıklar yapan diktatörler özgürleşmiş bireyler midir?” Bu soru hiç şaşmaz, mutlaka sorulur. Soruyu duyan felsefe hocaları da istemsiz biçimde gülümseyip yanıt verirler: “Diktatörün utanmaması özgürlük anlamına gelmez. Çünkü diktatör tutkularının, hırslarının, eziklik travmalarının, paranoya ve iktidar açlığının kölesidir. Müzmin bir köle olduğunu gösteriş, kibir, şaşa ve sistematik terörle perdelemeye çalışır. Spinoza için insan doğası akıldır. Conatus kör bir hayatta kalma arzusu ile sınırlı olsa, insana dair olmazdı. Diktatör insanlığın doğasından beslenmez, korku ve yanılsamadan beslenir ki bu Conatus’u gerçekleştirmek değil boğmaktır.” Öğrencilerin kimi anlar, kimi anlamaz ama hepsi o akşam kampüse gelen Adamlar’ın konserine giderler. Tolga Akdoğan bas bas bağırarak şarkısını söyler: “Utan, utan... Utanmayan insan olur mu lan?” Utanmak bir kusursa bile insanların imzası olan türden bir kusur. Ne mutlu utanması olanlara.

Go to News Site