Independent Turkish
Alexander Karp'ın Şubat 2025'te yayımladığı The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West adlı kitap, kamuoyunda genellikle Palantir'in kendi vitrinini parlatma girişimi olarak yorumlandı. Bu yorumun büsbütün haksız olduğu söylenemez; kitabın büyük kısmı bir CEO'nun firmasını ön plana çıkarma çalışmasından ibaretti. Ancak kitabın son bölümündeki 22 maddelik liste, geçtiğimiz günlerde Palantir'in resmi X hesabından paylaşılmakla küresel bir manifesto olarak algılanıp dünya gündemine oturdu. Gelin bu 22 maddelik manifestoyu, bir CEO'nun vitrin söylevi olarak değil, taşıdığı siyasi önerme bakımından inceleyelim. Manifestonun iddiası görece basittir: Batı zayıflamıştır, yumuşak güç yetmez olmuştur, Yapay zekâ caydırıcılığın yeni altyapısını kuraca olup, müttefiklerin yeniden silahlanması zorunlu hale gelmiştir. Bu süreçte “düşman” tereddüt etmediği için “bizim” de etmememiz gerekir. Bu çerçeve, son 2 yıldır savunma-teknoloji çevrelerinde yerleşen bir konsensüsün sözcülüğüdür ve bu haliyle yeni bir şey söylemez. Ancak metnin altındaki ikinci katman çok daha ilginçtir ve 22 maddenin hiçbirinde açıkça ifade edilmez. Söylenmeyen şudur: son 400 yılın Westfalyan devleti, artık tek başına yürüyememektedir. Devletin sinir uçları giderek dışarıdan kiralanmakta, kiralayan taraf ise bu ilişki üzerinden bir otorite tesisi iddiasında bulunmaktadır. İşte bu manifesto, bigtech'in ulus devletle ilişkisinde yeni bir girişin ilanıdır. Alexander Karp'ın Şubat 2025'te yayımladığı "The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West" (Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı'nın Geleceği) isimli kitabı Üç evre Mevcut durumu idrak edebilmek için bigtech'in devletle tarihsel ilişkisini 3 ayrı evre üzerinden okumak iktiza eder. Birinci evre kaçıştı. 1996'da John Perry Barlow'un kaleme aldığı Siber-uzayın Bağımsızlık Bildirgesi bu evrenin saf ifadesiydi. Barlow metinde hükumetlere “endüstriyel çağın yorgun devleri” diye hitap eder, siber-uzayı “zihnin yeni yurdu” olarak ilan eder, kadim dünyanın aktörlerinden bu yeni alana müdahale etmemelerini talep ederdi. Kripto-libertaryen rüya, teknolojinin kendi alanını, kendi hukukunu, kendi parasını kuracağını vadediyordu. Bitcoin'den erken dönem platform ideolojisine kadar bu çizgi uzun yıllar hâkim kaldı. Teknoloji, devletten kaçarak özgürlük üretecekti. İkinci evre paralel egemenlikti. 2010'ların Facebook'u, Twitter'ı, Google'ı, Apple'ı; kendi kurallarını yazan, kendi iç hukukunu oluşturan devasa yapılar haline geldi. Topluluk kuralları birer anayasa metnini andırıyor, platform yasakları yargı kararı gibi işliyordu. Cambridge Analytica skandalı bu evrenin zirvesi ve belki dönüm noktasıydı. Devletler, paralel egemenliğin kendi kapı arkalarında işlemeye başladığını idrak ettiklerinde geri alma imkânını büyük ölçüde yitirmişlerdi. GDPR, anti-tröst kovuşturmaları, Dijital Hizmetler Yasası gibi düzenlemeler bu ikinci evreye verilen gecikmiş cevaplardır. Karp'ın manifestosu ise üçüncü evrenin açılış bildirgesidir. Bu evrede bigtech artık ne devletten kaçmakta ne de ona paralel bir alan inşa etmekte. Doğrudan doğruya devletin içine yerleşmektedir. Belirtmek gerekir ki bu yerleşme, önceki evrelerin libertaryen dilinin tasfiyesiyle birlikte yürümektedir. Karp'ın tezlerinde zorunlu askerlik savunulur, milli hizmet yüceltilir, yurtseverlik dili her satıra siner, mühendisin vatanına ahlaki borcu vurgulanır. Bir başka deyişle Karp devleti zayıflatmak değil, bilakis güçlendirmek istemektedir; ancak güçlendirilmiş devletin sinir sisteminin kendi şirketinden çıkmasını arzu etmektedir. Silikon Vadisi'nin klasik söyleminden köklü bir kopuşun zeminine böylece tanık olmaktayız. Weber'in yeniden okunması Weber'in klasik devlet tanımı bu noktada yeniden düşünülmek zorundadır: devlet, belirli bir toprak üzerinde meşru fiziksel şiddetin tekelini elinde bulunduran örgüttür. Tanımın iki bileşeni vardır; birincisi normatif, yani meşruiyet; ikincisi fiili, yani tekel. Karp'ın önerisi, fiili tekeli görünürde korur. Ateş eden hâlâ devlettir, tutuklayan polis devletindir, sınırı koruyan ordu devletindir. Fakat ateşin kime açılacağını, tutuklanacak olanın kim olduğunu, sınırı aşan kişinin hangi tehdit kategorisine hangi kriterlerle yerleştirileceğini belirleyen bilişsel katman giderek dışsallaşmaktadır. Karar devletin iradesiyle alınıyor gibi görünür; ancak kararın özünü oluşturan tasnif, tahmin ve olasılıklandırma bu yeni distopik aktörün tasarrufundadır. Schmitt'in meşhur formülü burada bir pusula işlevi görebilir: egemen, olağanüstü hale karar verendir. 21. yüzyılda olağanüstü hali tetikleyen şey ise büyük ölçüde karar aşamasından ziyade tehdit tanıma aşamasında şekillenmektedir. Bir sinyal toplanır, bir veri kümesi örüntü olarak yorumlanır, bir algoritma riski eşiğin üstüne çıkarır. Bu aşamadan sonra devletin tasarrufu büyük ölçüde belirlenmiştir. Kaldı ki Schmitt'in egemeni, artık teknik anlamda karar almaz; tehdit tanıma sisteminin kendisine sunduğu kararı yürürlüğe koyar. Bu dönüşümün en rahatsız edici yanı, kimsenin bunu açıkça ilan ederek yapmıyor olmasıdır. Anayasa değişmedi, kuvvetler ayrılığı doktrini yeniden yazılmadı. Dönüşüm ihaleler, entegrasyon projeleri, yazılım güncellemeleri üzerinden yürümektedir. Anayasal denetime konu edilmesi dahi güç bir sürecin; doğurduğu etki ise 19. yüzyıl demiryolu şirketlerinin veya Soğuk Savaş savunma sanayiinin çok ötesine geçmektedir. East India Company paraleli Tarihte bu duruma en yakın emsal East India Company'dir. 1600'de kurulmuş, yaklaşık 250 yıl boyunca Hint alt-kıtasını fiilen yönetmiş özel bir şirket. Kendi ordusu, kendi vergi sistemi, kendi hukuk uygulaması vardı. İngiliz Kraliyeti adına iş görmekle beraber fiilen bağımsız hareket etmekteydi. 1857 İsyanı'nın ardından, 1858 yılında devletleştirildi. Bu paralel günümüz açısından hem aydınlatıcı hem yanıltıcıdır. Aydınlatıcıdır; zira özel bir aktörün kamu işlevi icra ederken devletin fiili ikizi haline gelmesi tarihte görülmüş bir olgudur. Yanıltıcıdır; zira East India Company'nin ürettiği şey fiziksel mallar ve fiziksel hizmetlerdi: çay, afyon, vergi, hukuk uygulaması. Bunları devletleştirmek teknik olarak mümkündü. Stoklara el konulur, kadro ikame edilir, sözleşmeler iptal edilirdi. Bigtech'in ürettiği ise bilişsel bir üründür: tahmin, sınıflandırma, olasılık, karar desteği. Bunu devletleştirmek çok daha zor bir iştir; çünkü bilgi ve yetenek stokunu kamulaştıramazsınız. Mühendis istifa eder, şehirden ayrılır, başka bir ülkeye göçer. Sunuculara el koysanız bile onları çalıştıran zihinleri tutamazsınız. İşte bu asimetri, bigtech-devlet ilişkisini tarihte benzersiz kılmaktadır. Meşruiyet merkezinin kayması Meşruiyet cihetine geçtiğimizde Karp'ın manifestosu çok daha radikal bir öneri getirir. Modern devletin meşruiyetinin kavramsal iskeletini Weber, Ekonomi ve Toplum'da ortaya koyduğu rasyonel-yasal tahakküm modeliyle kurmuş; Habermas Geç Kapitalizmde Meşruiyet Krizi'nde bu zemine demokratik temsili, Fritz Scharpf ise Avrupa'da Yönetişim'de çıktıya dayalı performans boyutunu ilave etmiştir. Bir başka deyişle bugün modern devletin meşruiyeti üç kaynaktan beslenegelmektedir: hukuki rasyonellik, demokratik temsil ve performans. Karp ise bu üçlüden üçüncüsünü öne çıkarmakta, diğer ikisini ikincil konuma düşürmektedir. Üçüncü tezinde bir kültürün dekadansının ancak o kültür ekonomik büyüme ve güvenlik sağlamaya devam ederse bağışlanacağını öne sürer. Yani meşruiyetin merkezi prosedürden sonuca kaymakta, nasıl yönettiğin ne kadar iyi yönettiğinin gerisine düşmektedir. Bu hamlenin teorik selefi açıktır. Scharpf'ın "girdi meşruiyeti" ile "çıktı meşruiyeti" arasında yaptığı ayrım, ikincisinin birincisi pahasına genişletilmesine kavramsal zemin hazırlamış; Zhao Dingxin ve Daniel Bell gibi isimlerin Çin yönetim modeli üzerinden geliştirdiği performatif meşruiyet kuramı ise bu genişlemenin demokratik temsil olmaksızın da sürdürülebileceğini iddia etmiştir. Karp'ın manifestosu, biçimsel sistemler farklı olsa da bu kuramsal hatla belirgin bir yakınsama içindedir. Demokratik prosedürler zamanla sembolik hale gelir, performans birincil meşruiyet kaynağına dönüşür ve performansı üretecek kurumlar klasik Weberyan bürokrasiden ziyade onun bilişsel üst katmanını teşkil eden özel aktörler olur. Liberal siyaset teorisinin asıl dayanağı tam bu noktada aşınmaktadır. Unutmayalım ki Montesquieu'den Madison'a, Kant'tan Rawls'a uzanan modern anayasacılık, kişisel erdeme değil kurumsal kısıtlamalara güvenmek üzerine kurulmuştu. Madison'un Federalist 51'deki meşhur argümanı hatırlanabilir: insanlar melek olsaydı hükumete gerek kalmazdı; hükumeti yönetenler de melek olmadığı için onlara dış kısıtlamalar koymak gerekmektedir. Kurumsal mimari, kişisel karakterin yerine geçerdi. Karp'ın manifestosu işte bu mimariyi sessizce tersine çevirmektedir. Mühendis sınıfının karakteri anayasal kısıtlamaların yerini alır; "biz iyi niyetliyiz" argümanı prosedürel güvencelerin ikamesi olur. Kanımca bu, modern anayasal düşüncenin ön kabullerine indirilmiş temel bir darbedir. Yeni bir anayasal söylem Asıl soru şudur: Mevcut anayasal araçlar bu dönüşümü dizginlemek için yeterli midir? Cevap büyük ölçüde menfidir. Kuvvetler ayrılığı doktrini, birbirinden ayrışmış kamu kurumları arasındaki dengeyi sağlar; kamu-özel füzyonunu ise adreslemez. Yargı denetimi, idari kararların hukuka uygunluğunu sınar; algoritmik karar-destek sistemlerinin iç mantığını sınama kapasitesine ise sahip değildir. Şeffaflık normları belgeye dayanır; makine öğrenmesi modellerinin kara kutu niteliği bu normları ab initio anlamsızlaştırır. Bir başka deyişle, önümüzdeki dönem yeni bir anayasal söylem talep etmektedir. Bu dilbilgisi, bilişsel altyapının kamusal bir varlık olarak yeniden tanımlanmasını içerebilir; algoritmik kararlara karşı itiraz hakkını prosedürel bir güvence olarak kurabilir; mühendis sınıfının mesleki etik kurallarını, hekimlerin Hipokrat yemini gibi, kamusal bir çerçeveye oturtabilir; kritik bilişsel altyapıların sermaye yapısını sınırlayabilir; platform karar süreçlerinde kamusal temsil zorunluluğu getirebilir. Bu önlemlerin hiçbiri kolay değildir ve hiçbiri tek başına yeterli değildir. Ancak önümüzdeki on yıllarda siyaset felsefesinin ve anayasa hukukunun merkezi gündemini teşkil edecekleri aşikârdır. Netice olarak belirtmek gerekir ki Karp'ın manifestosu, yazarının niyetinden bağımsız bir uyarı metnidir. Zira birileri çıkıp açıkça devletin sinir sisteminin kendilerine ait olacağını söylediğinde, sorunun büyüklüğünü tespit etmek görece kolaydır. Zor olan, bunu hiç ilan etmeden, sessizce, sözleşme sözleşme, ihale ihale yürüyen bir süreci fark edebilmektir. 22 tez bize bu ikinci süreci birincinin gölgesinde sunmaktadır; ilk yüzü gözümüze sokarak ikinci yüzü sessizce inşa etmektedir. Bu vaziyette akademisyenin, hukukçunun, siyasi düşünürün vazifesi, ikinci yüzü en az birinci yüz kadar berrak biçimde görmek ve tartışmaktır. Çünkü gelecek yüzyılın temel sorularından biri Weber'in devlet tanımının ne ölçüde ayakta kalabileceği olacak ve Karp'ın manifestosuna yönelteceğimiz sorular bu yüzyılın anayasal çerçevesini büyük ölçüde belirleyecektir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Big-Tech Palantir Emir Abbas Gürbüz, Independent Türkçe için yazdı Emir Abbas Gürbüz Pazartesi, Nisan 27, 2026 - 06:00 Main image:
Palantir Technologies'in kurucu ortağı ve CEO'su Alexander Caedmon Karp / Fotoğraf: Reuters
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Big Tech'in egemenliği: Palantir manifestosu ve ulus devletin yeni sınavı copyright Independentturkish: Go to News Site