BirGün Gazetesi
Kuvvet LORDOĞLU Bugüne kadar pek çok konuda yazdım. Ama şunu zamanla fark ettim: En zor yazılar, bir insanın ardından yazılanlardır. Yine de galiba ondan daha zoru var-tanıdığın, birlikte yol yürüdüğün bir insan hakkında yazmak. Hele bu kişiyle ilişkin yalnızca kişisel değil, mesleki bir zeminde de derinleşmişse… O zaman kelimeler daha da ağırlaşır. Son beş yıl içinde çok sayıda sendikacıyla karşılaştım: Başkanlar, eğiticiler, saha çalışanları… Bu insanlar hakkında yazmanın ne kadar hassas bir iş olduğunu öğrendim. Sendikal alanın görünmeyen bir tarafı var; kırılganlık, alınganlık ve aynı zamanda güçlü bir aidiyet duygusu. Bu yazının nedeni de tam olarak burada başlıyor: Sendikal mücadelede alışılmış kalıpların dışına çıkan bir ismi, Mehmet Türkmen’i anlatma ihtiyacı. Onu ilk kez bir örgütlenme uzmanı olarak tanıdım. Sonra yolları değişti. Sendikasından ayrıldı-ya da ayrılmak zorunda bırakıldı. Ardından arkadaşlarıyla birlikte BİRTEK-SEN’i kurdu ve ilk genel başkanı oldu. Benim rolüm ise başka bir yerdeydi. Küresel bir sendika adına, uluslararası şirketlerle sendikal sorunlarda arabuluculuk yapıyordum. Bu yüzden yollarımız sık sık kesişti. İşçi hakları üzerinden konuştuk, tartıştık, zaman zaman aynı ve ayrı düşündük. Ama sahada durum hiçbir zaman bu kadar sade değildi. Diğer sendikaların müdahaleleri, gerilimler, hatta şiddet… Bunlar da bu hikâyenin sadece bir parçasıydı. Bir noktada, işveren karşısına tek bir sendika olarak çıkmak için iki farklı yapıyı bir araya getirmeye çalıştık. Olmadı. Olmamakla kalmadı-süreç giderek sertleşti. Sendika başkanları birbirlerine sözlerinin kanıtını aramaya ve sormaya başladı. Sonuç çok bilinen biçimde: İşçiler bölündü, aynı işyerinde iki ayrı işçi cephesi oluştu. Kazanan kim oldu? İşveren. Çünkü işyeri fiilen sendikasızlaştı. Mehmet Türkmen’le çoğunlukla telefonda konuştuk. Nadiren yüz yüze geldik. Ama konuşmaların ekseni hiç değişmedi: İşçilerin hakları. Üyelikten bağımsız, doğrudan insan olmaktan kaynaklanan haklar. Bu tavrın kaynağı ne idi? Bence üç şey: İşçilik deneyimi, sınıf bilinci ve sol düşünceyle kurduğu bağ. Elbette herkes gibi onun da düşünceleri zamanla değişebilir. Ama benim tanık olduğum dönemde bu çizgi oldukça netti. Zor bir süreçti. Uluslararası sendikalarla birlikte çözüm aradık. Ama Mehmet Türkmen’in bir özelliği vardı: Masada kalan bir sendikacı değildi. Sahadaydı. İşçinin eyleminde, yanında. Ve dili… Evet, dili sertti. Hatta çoğu zaman karşısındakini savunmaya yöneltecek kadar sertti. Bu üslup birçok kişinin dikkatini çekti. Belki de hitap ettiği kitlenin nabzını tutmanın bir yoluydu. Ama çok fazla esneklik göstermediği de bir gerçek. Aynı şeyi daha yumuşak söylemek mümkün müydü? Muhtemelen evet. Ama o yolu seçmedi. Bir işveren toplantısında, gerginliği düşürmek için ara vermek zorunda kaldığımızı hatırlıyorum. Ancak sendika avukatları devreye girince ortam geçici olarak sakinleşmişti. Mehmet Türkmen, bilinen “sendikacı” tipinin dışında bir tablo çizdi. Onu izleyen herkes bunu kolayca fark edebilirdi. Bu durum en çok da işverenleri şaşırtıyordu. Çünkü alışılmış yöntemlerle ikna edilebilen biri değildi. Bugün cezaevinde. Beş yıl boyunca pek çok sendikacı gördüm. İşçi haklarını savunan tek kişi elbette o değildi. Ama onu farklı kılan, yaşadıklarıydı-bir işçi olarak yaşadıkları ve bunlardan çıkardığı sonuçlar. Ne kadar içeride kalır, bilinmez. Ama şu açık: dışarı çıktığında onu karşılayacak bir kitle var. Çünkü bugünün dünyasında, herkes kendi çıkarının peşindeyken, birinin çıkıp “sınıfın çıkarı” demesi hâlâ karşılık buluyor. Bu yüzden…Bu mücadeleyi veren tüm sendikacılara ve Mehmet Türkmen’e selam olsun.
Go to News Site