Collector
Finans merkezi yanılsaması | Collector
Finans merkezi yanılsaması
BirGün Gazetesi

Finans merkezi yanılsaması

İstanbul’un küresel bir finans merkezi haline getirilmesi hedefi, son açıklanan teşvik paketiyle birlikte yeniden gündemde. Özellikle İran savaşı sonrasında bölgesel sermaye hareketlerinin yön değiştirebileceği beklentisi, bu stratejiyi zamanlama açısından anlamlı kılıyor. Ancak bu tartışmanın zemini baştan itibaren yanlış kuruluyor. Çünkü mesele, vergi teşviklerinin yeterliliği değil; bu teşviklerin hangi kurumsal ve hukuki yapı içinde işleyeceği. Finans merkezleri, mali avantajlarla inşa edilen yapılar değil. Onlar, zaman içinde oluşan ve kendi kendini besleyen sistemler. Vergi politikası bu sistemin yalnızca bir bileşeni. Asıl belirleyici olan ise hukuki güvenlik, kurumsal süreklilik ve öngörülebilirlik. Dubai örneği bu açıdan yalnızca başarılı bir model değil, aynı zamanda bir uyarı. Dubai’nin bugün ulaştığı nokta, sıklıkla yüzeysel bir biçimde “vergi avantajı” ile açıklanır. Oysa bu, sürecin en görünür ama en yüzeysel unsuru. Dubai’nin dönüşümü, yaklaşık kırk yıllık bir kurumsal inşa sürecinin ürünü. 1970’lerde ilk aşama olarak lojistik ve ticaret altyapısı kurulmuştu. Bu yıllarda limanlar, serbest bölgeler ve küresel ticaret ağlarına entegrasyon sağlandı. İkinci aşamada sektörel kümelenmeler yaratıldı; teknoloji, medya ve hizmet sektörleri için ayrı ekosistemler oluşturuldu. Asıl kırılma ise finansal mimarinin kurulmasıyla geldi. Dubai International Financial Centre’ın oluşturulmasıyla birlikte, klasik idari yapıdan ayrışan bir hukuk sistemi tesis edildi. İngiliz ortak hukukuna dayanan, bağımsız mahkemeleri ve düzenleyici otoriteleri olan bu yapı, yatırımcıya alışık olduğu bir zemini sundu. Bu noktadan sonra Dubai yalnızca sermaye çeken bir yer değil, sermayenin güvenle konumlandığı bir merkez haline geldi. Ancak Dubai’nin asıl dönüşümü bunun da ötesinde gerçekleşti. 2010 sonrası dönemde şehir, klasik anlamda bir finans merkezi olmaktan çıkarak küresel bir yaşam ve iş merkezine evrildi. Uzun dönemli oturum programları, uluslararası eğitim altyapısı, yüksek yaşam standartları ve küresel iş gücünü hedefleyen politikalarla birlikte, yalnızca sermaye değil, insan da bu sisteme dahil edildi. Bugün Dubai’nin değer önerisi, düşük vergi ya da hızlı şirket kuruluş süreçlerinden ibaret değil. Dubai, sermaye, hukuk, insan kaynağı ve yaşam kalitesinin entegre olduğu bir bütün sunuyor. Bu bütünlük, finans merkezlerini tanımlayan esas eşiği ifade eder. İstanbul’un ise bu bütünlüğe yaklaşması zor. Türkiye’nin sahip olduğu yapısal avantajlar tartışmasız. Coğrafi konum, üretim kapasitesi, geniş iç pazar ve bölgesel erişim imkânı İstanbul’u doğal bir merkez adayı haline getiriyor. Ancak bu avantajlar, tek başına yeterli değil Küresel sermaye açısından belirleyici olan, bu avantajların hangi kurumsal çerçeve içinde varolduğu. Burada da Türkiye’nin en zayıf halkası açık biçimde hukuki öngörülebilirlik. Son yıllarda yatırım ortamına ilişkin ortaya çıkan uygulamalar, uluslararası yatırımcı açısından ciddi sorular yarattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın finans piyasası işleyişi ile günübirlik değişen kararları, şirketlere kayyım atanması, belirli sektörlerde kamu müdahalesinin artması, mülkiyet hakkına ilişkin tartışmalar ve dava süreçlerinin uzunluğu, yatırımcı davranışını doğrudan etkileyen unsurlar. Bu tür gelişmeler, tekil olaylar olarak değil, sistemin nasıl işlediğine dair sinyaller. Finansal sermaye açısından kritik mesele, kuralların varlığı değil, bu kuralların kriz anlarında nasıl uygulandığı. Eğer kuralların uygulanması öngörülebilir değilse, yatırımcı bu riski fiyatlamaktan ziyade sistem dışına çıkmayı tercih eder. Bu durum, vergi teşviklerinin etkisini doğrudan sınırlar. Çünkü vergi avantajı, hukuki belirsizliği telafi edebilecek bir araç değil. Buna ek olarak Türkiye’de makroekonomik oynaklık, politika değişimlerinin sıklığı ve finansal düzenlemelerdeki belirsizlikler, yatırımcı açısından “politika riski”ni artırıyor. Oysa finans merkezleri, düşük belirsizlik üzerine inşa edilir. Dubai’nin başarısının temelinde de bu var: kuralların değişmemesi değil, değişse dahi öngörülebilir olması. İstanbul’un bir diğer önemli açığı ise küresel yetenek çekme kapasitesi. Finans merkezleri yalnızca sermaye akışlarıyla değil, nitelikli insan hareketiyle oluşur. Dubai’nin küresel bir yaşam merkezi haline gelmesi, bu nedenle kritik bir aşama. Uluslararası okullar, uzun vadeli oturum imkanları ve yüksek yaşam standartları, bu modelin ayrılmaz parçası. İstanbul’da ise yaşam maliyetindeki oynaklık, yüksek enflasyon ve hukuki belirsizlikler, bu tür bir yetenek çekim gücünü sınırlıyor. Bu durum, yalnızca bireysel tercihleri değil, küresel şirketlerin konumlanma kararlarını da doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla İstanbul’un karşı karşıya olduğu sorun, teşvik eksikliği değil. Sorun, teşviklerin üzerine oturacağı sistemin henüz yeterince güçlü olmaması. Bu çerçevede, İstanbul’un kısa vadede Dubai’nin yerini alması gerçekçi değil. Çünkü iki model arasındaki fark vergi oranlarından değil, sistem derinliğinden kaynaklanıyor. İstanbul’un potansiyeli, Dubai’nin birebir kopyası olmaktan değil, kendi yapısal avantajları üzerine kurulu farklı bir model geliştirmekten geçebilir. Özellikle ticaret finansmanı, bölgesel bankacılık ve yakın coğrafyaya yönelik yatırım faaliyetleri açısından İstanbul önemli bir rol üstlenebilir. Bunun için ise öncelik yine güvenle başlıyor tabi. Hukuki öngörülebilirliğin sağlandığı, makroekonomik istikrarın tesis edildiği ve kuralların sürdürülebilir olduğu bir sistem kurulmadan, hiçbir vergi teşviki kalıcı bir finans merkezi yaratamaz.

Go to News Site