Collector
İki Bakanlık, tek sorumluluk: Doruk Madencilik’te devlet nerede duruyor? | Collector
İki Bakanlık, tek sorumluluk: Doruk Madencilik’te devlet nerede duruyor?
BirGün Gazetesi

İki Bakanlık, tek sorumluluk: Doruk Madencilik’te devlet nerede duruyor?

Doruk Madencilik’te yaşananlar artık yalnızca bir işyeri uyuşmazlığı olarak değerlendirilemez. Sürecin geldiği noktada, işçilerin karşısında sadece işveren değil, doğrudan kamu otoriteleri bulunuyor. Bugün sahada iki temel muhatap öne çıkıyor: Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı. KESİŞEN SORUMLULUKLAR VE CEVAPSIZ SORULAR Bu iki kurumun sorumluluk alanları farklı olsa da Doruk Madencilik dosyasında kesişiyor. Enerji Bakanlığı, maden sahalarının ruhsatlandırılması, üretim süreçleri ve sektörel denetim açısından belirleyici konumda. Bu nedenle işçiler, yaşadıkları sorunların çözümünde bu kurumu doğal bir muhatap olarak görüyor. Çalışma Bakanlığı ise ücretlerin ödenmemesi, işten çıkarmalar, iş sağlığı ve güvenliği ihlalleri ile sendikal haklara yönelik iddialar açısından doğrudan sorumluluk taşıyor. Dolayısıyla ortada tek bir soru yok, iki ayrı ama birbirine bağlı soru var: Enerji Bakanlığı, bu işletmede yaşanan sorunları sektörel denetim açısından nasıl değerlendiriyor? Çalışma Bakanlığı, işçilerin ücret, tazminat ve sendikal haklara ilişkin iddiaları karşısında hangi adımları atıyor? SESSİZLİK ZIRHI VE DEMOKRATİK HAKLARIN ENGELLENMESİ Bugün Doruk Madencilik işçileri yürüyüş yapıyor, direnişlerini sürdürüyor ve seslerini Ankara’ya taşımaya çalışıyor. Bu tablo karşısında kamu otoritelerinin sessizliği, en az yaşanan sorunlar kadar dikkat çekici hâle geliyor. Çünkü mesele artık sadece bir şirketin yönetim tercihleri değil; devletin denetim ve koruma yükümlülüğünü nasıl yerine getirdiği meselesidir. Eğer bu iki bakanlık da sürece aktif biçimde müdahil olmazsa, Doruk Madencilik örneği yalnızca bir kriz olarak kalmayacak; benzer süreçlerin diğer işletmelerde de tekrarlanmasının önünü açacaktır. İşçiler için süreç sadece ödenmeyen bir maaş meselesi değil, aynı zamanda Anayasal hakların kullanımına karşı örülen bir set haline gelmiş durumda. Bugün Doruk Madencilik işçisi demokratik hakkını kullanarak sesini duyurmaya, yürümeye, itiraz etmeye kalktığında karşısında "çözüm" değil, devletin kolluk gücünü ve bürokratik engelleri buluyor. İşçinin Anayasal protesto hakkı "zulüm" derecesine varan bir baskıyla gölgelenirken asıl müdahale edilmesi gereken işveren pervasızlığına karşı bir sessizlik zırhı kuşanılıyor. EKONOMİK ÇARESİZLİK BİR TERBİYE YÖNTEMİ Mİ? Bu sessizlik, işvereni daha da cesaretlendiriyor. Gelinen noktada, ekonomik krizin ve sektörel daralmanın faturası doğrudan işçinin sofrasına kesilmek isteniyor. Yıllarca yerin yüzlerce metre altında ter dökmüş madencinin, kıdem tazminatı gibi en temel kazanımı bile "maliyet" kalemi olarak görülüp gasp ediliyor. Ücretlerin kronik bir şekilde ödenmemesi, sadece bir nakit sıkıntısı değil; işçiyi açlıkla terbiye etme, direncini kırma ve onu sendikasız, güvencesiz bir biat kültürüne zorlama stratejisidir. Daha da vahimi, bu süreçte sendikal hakların önüne çekilen setlerdir. İşçiler örgütlü bir güç olarak haklarını aramak istediklerinde, hukuki labirentler ve idari baskılarla karşı karşıya bırakılıyor. İşveren "ekonomik bahanelerin" arkasına saklanarak hukuku arkadan dolanırken, çalışma hayatının denetçisi konumundaki kurumlar adeta "seyirci koltuğunda" oturuyor. Maden işçisi, sadece işverene karşı değil; aynı zamanda kendisini koruması gereken yasaların ve kurumların işlevsizliğine karşı da bir varlık mücadelesi veriyor. SOSYAL DEVLETİN SINAVI: İŞÇİYİ KORUMA İLKESİ Neticede gelinen nokta, basit bir "borç-alacak" meselesinin çok ötesindedir. Devletin temel görevi, bu tür kriz anlarında sadece seyirci kalmak değil; gerek Anayasa’nın sosyal devlet ilkesinden kaynaklanan ödevlerini yerine getirmek, gerekse sermaye karşısında emeğinden başka geçim kaynağı olmayan işçiyi, İş Hukuku’nun en temel direği olan "işçiyi koruma ilkesi" gereği muhafaza etmektir. Hukuk, güçlü olanın ekonomik bahanelerini meşrulaştırmak için değil, zayıf olanın yaşam hakkını ve emeğini korumak için vardır. HUKUK SESSİZ KALIRSA ADALET TASFİYE EDİLİR Aksi halde; devletin denetim ve koruma yükümlülüğünü askıya aldığı her gün, sadece Doruk Madencilik işçisinin değil, tüm çalışma hayatının güvencesizliğe itilmesi demektir. Eğer bugün kamu otoriteleri bu hukuksuzluğa müdahale etmezse, "ekonomik kriz" veya "işletme gerekliliği" gibi kavramlar, işçi haklarını yutan devasa birer kara deliğe dönüşecektir. Unutulmamalıdır ki; emeğin hakkının gasp edildiği ve demokratik itirazların şiddetle bastırıldığı bir çalışma düzeninde, ne toplumsal barıştan ne de adaletten söz edilebilir. Artık top iki bakanlıktadır: Ya hukukun gereği yapılarak işçinin alın teri korunacak ya da bu sessizlik, çalışma hayatındaki tüm kazanımların tasfiyesine giden yolun taşlarını döşeyecektir.

Go to News Site