Collector
Küçük bir sapma | Collector
Küçük bir sapma
BirGün Gündem

Küçük bir sapma

Uzun bir kışın son günleri. Güneş parlıyor, kayıklar hafif dalgaların üzerinde salınıyordu. “Bahar sanki hiç gelmeyecek gibiydi” dedim. Zoka Hayri, “Sen öyle san, yarın yeni bir soğuk hava dalgası geliyormuş” dedi gülerek. Sonra başladı hava muhabbeti. Herkes havalardan yana dertliydi. Dertliydiler ama bir yandan neşeliydiler de. Belki de baharın ilk belirtisi buydu: Şikâyetin bile hafiflemesi. Balıkçılar kahvesinde pencereler sonuna kadar açıktı. Dışarıdan denizin kokusu, martıların sesi, bardakların çınlamasına karışan o tuhaf açıklık duygusu giriyordu içeri. İnsan böyle günlerde biraz daha konuşkan oluyordu. Ağaçlar, kuşlar, yüzler, renkler değişiyordu. Kış uykusundan uyanır gibi kıpırdıyordu libido; bazen sevinçle, bazen huzursuzlukla. Ama her şey içeri girmiyordu. İsmail Arı gibi gazetecilerin, düşünceleri yüzünden cezaevinde olan insanların varlığı, baharın önünde görünmez bir eşik gibi duruyordu. Güneş parlıyor ama insanın içine tam olarak yerleşemiyordu. Sorun da bu değil miydi zaten: İyiyle kötüyü aynı anda taşıyabilmek. Baharı inkâr etmeden karanlığı görmek, karanlığı görürken de baharın hakkını vermek… Gazeteleri okurken içimdeki sesin yine aynı yerden konuştuğunu fark ettim. Öfkesi, yorgunluğu, umutsuzluğu aynıydı. Sonra küçük bir şey oldu. Belki pencereden giren hava, kahvedeki gülüşmeler, denizin kıpırtısı. İçimdeki ses aynı cümleyi sürdüremedi. Bir yerinden kaydı. Hyon Joo Yoo, ‘The Cinema of the Real’ adlı kitabında “özgürleştirici dürtü”den söz ediyor. Ben bunu, insanın aynı yörüngede döndüğünü fark ettiği anda, hafifçe sapabilmesi gibi anlıyorum. Büyük bir kurtuluş değil bu. Daha çok, yürürken ayağın bir an başka türlü basması gibi. Aynı yoldasındır ama artık yol aynı yol değildir. Terapide de bazen böyle oluyordu. Kişi yıllardır aynı insanlara yöneldiğini, aynı biçimde kırıldığını, aynı cümlelerle kendini savunduğunu bir an fark eder. O anda hayat değişmemiştir. Ama bir şey yerinden oynamıştır. Bazen insanı değiştiren şey, büyük kararlar değil, böyle küçük sapmalardır. Bir şiirdeki bir dize, bir filmdeki bir sahne, sevgilinin yüzündeki neredeyse fark edilmeyen bir ifade, sabah her zaman önünden geçtiğiniz kiraz ağacının çiçeklenmesi… Bunlar insanı bir anda kurtarmaz. Ama aynı yere aynı gözle bakmayı imkânsız hale getirebilir. Belki değişim de önce böyle başlıyordu: Dünyanın değil, bakışın yer değiştirmesiyle. Bu küçük sapmaları çoğu zaman önemsemiyorduk. Oysa bazen her şey oradan başlıyordu. Değişim çoğu zaman içeriden belli belirsiz başlayan bir yön kaymasıydı. Önce bir şey aynı şekilde tekrar edilemez oluyordu. Sonra aynı söz aynı ağırlığı taşıyamıyor ve insan kendisini hapseden örüntüyü fark ediyordu. Herkesin umutsuzluğa kapıldığı bir zamanda madencilerin ekmek ve özgürlük derdiyle yürümesi de böyle bir şey değil miydi? Belki de özgürleştirici dürtü, dış dünyanın insanın içine girebildiği anlarda ortaya çıkıyordur. Başkasının acısı, sokağın uğultusu, aşkın dengesizliği, şiirin tuhaf açıklığı, baharın ısrarı… Hepsi kapalı güzergâhımızı bozmuyor muydu? Çoğu zaman özgürlük, her şeyi geride bırakıp bambaşka bir hayata geçmek gibi anlaşılıyordu. Belki de asıl özgürlük, aynı dünyanın içinde, iktidarın, alışkanlığın, arzunun, korkunun çizdiği yoldan küçük ama geri dönüşsüz bir sapmaydı. Zoka Hayri’nin dediği oldu, gökyüzünü bulutlar kapladı. Rüzgâr pencereleri çarpıyor, masamın üzerindeki kâğıtları uçuruyordu. Kısa bir süre için de olsa, bahar içeri girmişti. Ama yine de bir şeyi yerinden oynatmaya yetmişti.

Go to News Site