Collector
Akbelen’den Kurtuluş Parkı’na: Sermayenin gaspına karşı direniş | Collector
Akbelen’den Kurtuluş Parkı’na: Sermayenin gaspına karşı direniş
soL Haber

Akbelen’den Kurtuluş Parkı’na: Sermayenin gaspına karşı direniş

Pazartesi günü, yüzlerce işçinin Ankara Kurtuluş Parkı’nda en temel hakları için direnmeye devam ettiği saatlerde, genç bir kadın etrafında jandarmalar, ellerinde kelepçe ve yüzünde bir tebessümle Milas Adliyesi’nin kapısından içeri giriyordu. Yaklaşık bir aydır cezaevinde bulunan ve mahkemenin tutukluluğuna devam kararı verdiği kadının adı Esra Işık’tı, suçu ise “görevi yaptırmamak için direnme” olarak belirlenmişti. Peki Esra Işık’ın direndiği “görev” neydi tam olarak, Esra neye direniyordu? Bu görevin adı son derece ironik bir şekilde “acele kamulaştırma”ydı. İronikti; çünkü Muğla Akbelen’deki kamulaştırılacak alan köylülere aitti; yani zaten kamunun, halkın malıydı. Kamulaştırmanın nedeni ise köylülerin ellerinden alınacak toprakların maden sahası olarak kullanılacak olmasıydı. Peki maden kime ait olacaktı? Kamuya mı? Hayır elbette. Akbelen’in maden sahası ilan edilmesinin gerisinde Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali’nin kömür ihtiyacının buradan karşılanacak olması vardı. Bu termik santral ise son yirmi yılın gözde şirketlerinden IC İçtaş ve Limak Enerji ortaklığında kurulmuştu. Dolayısıyla “kamulaştırma” adı altında yapılan şey, kamusal çıkarların bir kenara bırakılarak özel çıkarlara öncelik verilmesi, kamuya ait olanın gasp edilmesi ve bunun şirketlere, holdinglere, patronlara devlet aracılığıyla devredilmesiydi. Zaten Türkiye’de uzunca bir süredir kamulaştırma uygulaması, kamulaştırmanın ruhuna uygun bir şekilde, yani kamunun çıkarlarını gözeterek ve kamusal olanın lehine, özel olanın ise aleyhine sonuçlanacak bir mantıkla yürütülmüyordu. Bilakis, sermayenin çıkarları doğrultusunda ve ona yeni değerlenme alanları açacak bir mantık iş başındaydı. İşte Akbelen’de de aynısı olmuştu ve kamu, yani halk buna itiraz ettiği için o halkın temsilcilerinden, direnişin öncülerinden biri olan Esra Işık tutuklanmıştı. Kamulaştırma adı altında kamuya ait olanın gaspı bugün Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri ve bu mekanizma en çok yeni maden sahaları oluşturulması, yeni madenler açılması için kullanılıyor. Ülkenin dört bir yanında ormanları, ağaçları, suları, insanları, canlıları düşünmeksizin her gün kilometrelerce karelik alan maden talanına açılıyor, yerli ve yabancı sermayeye ruhsatlar, imtiyazlar dağıtılıyor. İşte Ankara’daki işçilerin emek hırsızlığına soyunan Doruk Madencilik ve bağlı olduğu holding, yani Yıldızlar SSS Holding de bunlardan biri. Bahadır Özgür’ün “Memleketi Yıldızlar SSS Holding’e mi Ruhsatladınız?” adlı yazısından öğreniyoruz ki şimdiye kadar Yıldızlar Holding’e 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme olmak üzere tam 2364 ruhsat verilmiş. Bu ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler ve 205’i de enerji madenleri alanlarını kapsıyor. (Geçerken not edelim: Dün Özgür Özel’in grup konuşmasında verdiği bilgiye göre bu iktidar öncesi dağıtılan toplam maden ruhsatı sadece 1186 imiş, 80 yılda dağıtılan 1186 ruhsata mukabil, AKP döneminde ise 386 bin maden ruhsatı dağıtılmış.) Sadece bu bile olan biteni anlamak açısından yeterli ama Yıldızlar Holding’de “zamanın ruhu”nu, bu iktidarın ekonomi-politiğini anlatan çok sayıda ipucu var. Holdingin şu an internet sayfasının açılışında bizi karşılayan ve baştan aşağı hamaset kokan açıklamanın altında imzası bulunan CEO Ali Vahit Atıcı, bir zamanlar TÜGVA’nın Bayburt İl Başkanlığı görevini üstlenmiş. Maliye Bakanlığı’nda danışmanlık da yapan Atıcı, 2023 seçimlerinde yine Bayburt’ta AKP’den milletvekili aday adayı olmuş. İşçilerin maaşlarını dahi ödemeye tenezzül etmeyen Doruk Madencilik, Yıldızlar Holding’in bünyesindeki şirketlerden biri. Şirketin hikâyesi ise dediğim gibi zamanın ruhuna denk düşüyor: Fethullahçı çeteye finansman sağladığı gerekçesiyle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası TMSF tarafından el konulan NAKSAN Holding’e bağlı Yunus Emre Termik Santrali 2022’de açılan ihaleyle Yıldızlar Holding’e bağlı Doruk Madencilik’e satılıyor. Yıldızlar’ın palazlanmasında ve semirmesinde tıpkı Yunus Emre’de olduğu gibi özelleştirme başrolü oynuyor. Holding, 2004’te sahip olduğu varlıklar özelleştirme bedelinin katbekat üstünde olan Eti Gümüş A.Ş’yi satın alıyor ve ardından da madencilik alanında çok etkin bir konuma yerleşiyor. Yıldızlar, sahip olduğu sayısız ruhsatla bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden arama faaliyetlerine devam ederken, bir yandan da seramik, granit, yer ve duvar karosu, doğalgaz santralleri ve termik santraller gibi alanlarda yeni yatırımlar yapıyor, büyüyor ve genişliyor. Tüm bu palazlanıp semirme sürecine ise Doruk Madencilik örneğinde gördüğümüz üzere büyük bir hırsızlık, büyük bir soygun mekanizması eşlik ediyor. Yıldızlar bünyesindeki birçok şirkette yıllardır maaşlar düzensiz ödeniyor, işçiler ücretsiz izne çıkarılıyor, tazminatsız işten atılıyor vs.. Yıldızlar’da yaşananlara bakarak, “anlatılan senin hikâyendir” demek gerekiyor. Kurtuluş Parkı’nda günlerce direnen bir avuç işçinin başına gelenler, bu ülkenin özellikle 12 Eylül’den beri yaşadıklarının bir özetinden ibaret. Önce 24 Ocak Kararları ve ardından da 12 Eylül darbesiyle birlikte Türkiye’nin neoliberal talana açıldığını biliyoruz. 12 Eylül’den bugünlere uzanan süreçte Türkiye’de adım adım bir emek cehennemi inşa edildi. Sendikasızlaştırma, güvencesiz ve taşeron çalıştırma, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, kıdem tazminatına çökme, iş cinayetleri vs.'nin damgasını vurduğu bir cehennem bu. Bu emek cehenneminin kaçınılmaz sonucu olarak gelir dağılımı alt üst olmuş, asgari ücret ortalama ücrete dönmüş, halkı genelleşmiş ve derinleşmiş bir yoksulluğa mahkûm edilmiş bir Türkiye var karşımızda. Ve bu Türkiye’nin tam tersi olarak, halka savaş açmış bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı görüyoruz karşımızda. Yalçın Küçük bir televizyon programında çökülen ve halka kapatılan sahilleri kastederek, “hepsini elimizden aldılar, bugün halk hiçbirine giremiyor, iktidarımızda hepsini geri alacağız, hepsi yeniden halkın olacak” diyordu. Bu düzende sadece halkın emeğiyle ürettiği zenginlik, emekçinin alın teri çalınmaz, ormanı da deresi de sahili de, denizi de, manzarası da çalınır, kamu mülkiyeti tasfiye edilirken özel mülkiyet küçük bir azınlığın lehine olmak üzere çoğaltılır. Kapitalizm süreklileşmiş bir mülksüzleştirme düzenidir; sosyalizm ise halka ait olup da sermaye sınıfı tarafından, şirketler, holdingler tarafından çalınanı yeniden halkın, yeniden emekçilerin mülkü yapma mücadelesi demektir. Bu mücadele ya kazanılacaktır ya da insanın özel mülkiyet karşısındaki köleliği ve acziyeti derinleşerek devam edecektir.

Go to News Site