Collector
Babil Kulesi’ni tekrar inşa etmek | Collector
Babil Kulesi’ni tekrar inşa etmek
soL Haber

Babil Kulesi’ni tekrar inşa etmek

Şafak söküyor ve belediye işçisi Ahmet sokak süpürüyordu. Hemen her sabah bu saatlerde evden çıkan ve günaydın demeden geçmeyen gençle selamlaştı, ama kafasını işinden kaldırmadı. Bu sokağı çabuk bitirmek istiyordu çünkü sokak çıkmazdı ve çöp kamyonu haftada bir girebiliyordu. Sokak sakinleri dolup taşan konteynerleri telefon hattına şikâyet edip sonuç alamamaktan bezmiş; onun yerine Ahmet’in kafasını ütülüyordu. Ama Ahmet’in kimsenin dırdırını çekecek hali yoktu çünkü muhtemelen birkaç güne işten çıkartılacaktı. İşten çıkartılacaktı çünkü hakkını aramıştı. Belediye altına imza attığı toplu iş sözleşmesinin hükümlerini uygulamayıp yan hakların üstüne yatmaya kalkınca işçiler dava açmış, sonunda kazanmışlardı. Kazanmışlardı kazanmasına ama Başkan’ın bütün pis işlerini yaptırdığı temizlik müdürü davayı örgütleyenleri mimlemişti; “Bir daha bu kapıdan giremeyecekler” diye tehdit savurarak etrafta geziniyordu. Çok yorulmuştu Ahmet. Belediye kapısında sabah akşam beklemekten, sanki haklarını değil de sadaka istiyormuş muamelesi görmekten, evine ekmek götürememenin yarattığı acı histen, konu gündem olduktan sonra sosyal medyada “yahu çöpçü o kadar para mı alır?” diye konuşanlardan, “belediye iktidarın olsaydı gıklarını çıkaramazlardı” diye imalarda bulunanlardan… Belediye büyüktü, binden fazla işçiydiler, ama yirmi milyonluk kentte denizde bir damlaymış gibi hissediyordu Ahmet, hele ki sabahları yalnız sokak süpürürken. O sırada bahar güneşi binaların üzerinden doğup sokağı aydınlattı ve yerdeki çöplerin uzun gölgelerine bakan Ahmet durakladı. Çalışıp didinerek geçen hayatından, son ayların tecrübesi ve yorgunluğundan, bir kararlılık süzülmüştü aklında. Sakince süpürge ve faraşını çöp konteynerinin yanına bıraktı ve caddeye doğru yürümeye başladı. Bu sırada telefonunu çıkarttı ve tüm mesai arkadaşlarının (tabii müdürün muhbiri olan birkaç itin de) bulunduğu gruba nereye gidiyor olduğuna dair kısa bir mesaj yazdı ve onları da çağırdı. *** Cihan, Ahmet’e selam verip geçti ve otobüse yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Sabah dersine yetişecek, sonra vardiyasına koşacaktı. Öğleden sonraki dersi ise yine kaçıracak ve muhtemelen devamsızlıktan kalacaktı; ama yapacak bir şey yoktu çünkü yurt çıkmamıştı ve ailesi onun masraflarını karşılayabilecek durumda değildi. Üniversite okumaya geldiği bu şehirde, okuyabilmek için çalışmak zorundaydı. “Çalışmak” bir AVM’nin “food court”undaki “fast food” tavukçuda kasiyerlikti. Tabii unvanı “kasiyer” değil “servis uzmanı”ydı ve bu uzmanlık asgari ücrete “artı yüzde beş” ekliyordu. Haftada altı gün, sekiz saat mesai yapıyordu ve tanrının her şeyi yarattıktan sonra dinlendiği yedinci günü hafta sonuna getirmesi yasaktı; çünkü hafta sonu AVM mahşer yeri gibi doluyor, tüm kasalarda kuyruk oluyordu. Diferansiyel Denklemler dersine girip not tutuyor, ardından kasa başına geçiyor, verdiği siparişi yanlış toplayıp onu fazla para istemekle suçlayan turistlerle uğraşıyordu Cihan. Bir dakika dahi oturmadığı altı saatten sonra kendisi de istese toplama yapamazdı kafasından ama kasa onun yerine yapıyordu zaten. Onu bu işi için “özel” kılan tek vasfı, müşterilerin yarısından fazlasını oluşturan turistlerin tamamından iyi İngilizce bilmesiydi. Ve ay sonunda aldığı paranın üçte biri arkadaşlarıyla paylaştığı evin kirasına gidiyordu. Karşıya geçip duraktaki banka oturduğunda başka endişelerle uğraşmaya başladı. Bilgisayar Mühendisi olmak için okuyordu ama Yapay Zekâ dersinde öğrendiklerine bakılırsa, yakın gelecekte mezun olacağı alanda çoğu işi makineler yapmaya başlayacaktı. Dersin hocası bunu müjde veren bir peygamber gibi anlatıyor; “işler azalacak, birbirinizle çok rekabet edeceksiniz” diyordu ve sınıf arkadaşları da bu ruh haline girmeye başlamıştı. Devamsızlık yaptığı derslerin notlarını isterken tedirgin oluyordu Cihan, birkaç kez sanki sadaka istemiş gibi reddedilmişti. Cihan yüzü yerde bu düşüncelerin yarattığı kaygılarla boğuşurken, az önce çıktığı sokağın başından güneş doğdu ve günün ilk ışıkları, bitişik nizam binaları bir kapı gibi aralayan sokaktan geçip, Cihan’ın üzerine düştü. Yüzünü kaldırınca gözleri kamaştı Cihan’ın, ve çözdüğü her karmaşık denklemin sonunda hissettiğine benzer bir şey hissetti, bir karar vermişti. Duraktan kalktı ve cadde boyunca yürümeye başladı. *** Cihan mesaj yazarak yanından geçtiğinde Deniz ters yönde, aynı durağa yürüyordu. Hostesti Deniz. Bu mesleğe, okuduğu Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünden alacağı diplomanın pek bir kariyer olanağı sunmayacağını anladığında, henüz öğrenciyken başlamıştı. Yıllardır, gündüzü gecesi olmayan ve planlanamayan bir hayata, katı ve ihlal edildiğinde büyük yaptırımları olan iş kurallarına, her uçuşta en az bir tane bulunan kaprisli, terbiyesiz yolculara ve hemen her “kadın” mesleğine yakıştırılan, ailesinin paylaştığı önyargılara rağmen işine tutunuyor; kendine bir hayat kurmaya çalışıyordu. Ve o hayat bir anda altüst olmuştu. Mesele ne yolcu şikâyeti ne kural ihlaliydi. Mesele tacizdi. Üstelik taciz edilen kendisi değil bir mesai arkadaşıydı ve Deniz, olayın yaşandığı uçuşun kabin amiri bile susup yaşananı sineye çekmesini öğütlerken dürüstçe arkadaşının yanında durduğu için işini ve kurmaya çalıştığı düzeni kaybetmek üzereydi. Diğer herkes ifadesini değiştirmiş, “aslında ben görmedim”, “emin değilim” gibi şeyler söyleyip kenara çekilmiş, sadece olayın doğrudan tanığı olan Deniz kalmıştı taciz edilen genç kadının yanında. Aradan neredeyse iki ay geçmiş, artık o genç kadın da baskılara dayanmanın sınırına gelmişti. Şikâyetini geri çekmek üzereydi ve bu olduğunda, yalnızca şahit olduklarını dürüstçe söyleyen Deniz iftiracı konumuna düşecekti. Öyle şeyler yaşanmıştı ki bu iki ayda, taciz bu kadar kolaysa bunca yıl neden kendi başına gelmediğine şaşırmıştı Deniz. Üstüne, sanki suçlu kendisiymiş gibi soruşturma sonuna kadar uçuşları kesilmiş, gelirinin neredeyse yarısından olmuştu ve şimdi, üzerinde üniforması, bir gün daha hiçbir şey yapmadan sabahtan akşama kadar oturmak için ofise gidiyordu. Çünkü uçmasa da o bir personeldi ve gününü işyerinde geçirmesi bekleniyordu. Gün boyunca, ofis gürültüsü içinde yanında götürdüğü kitabı okumaya çalışacak, stresten aklında tek satır bile kalmayacak, arada konuya dair birkaç kez “bir enayi sen misin kızım” demiş annesiyle telefonda konuşacak ve akşam olduğunda, hayatından bir gün daha anlamsız biçimde heba olmuş olarak evine dönecekti. Durağa vardığında servis geliyordu. Az önce Cihan’ın yüzüne düşen güneş, Deniz’i de aydınlattı. Sanki zaman yavaşladı, ama bu bir yanılsamaydı: Dünya aynı hızla dönüyordu, hızlanan Deniz’in düşünceleriydi. Birkaç saniye sonra servis güneşle arasına girip, kapısını açtığında, o hızlanan düşünceler sonuca ulaşmış ve karar alınmıştı. Binmedi. İçeridekilerin tuhaf bakışlarına sırtını dönüp, cadde boyunca yürümeye başladı. *** Seyit ilk teslimat için durduğunda daha hava aydınlanmamıştı. Günün nasıl geçeceğini önceden haber verir gibi hem kapı zili hem de asansör bozuktu. Alıcıyı aradı, uyandırdı, kendisinin kim olduğunu, kolisini teslim almak için apartman kapısını açması gerektiğini birkaç kez anlattı. Kapı açılınca motor kaskını bir koluna takıp, diğer koluna koliyi alıp altı kat merdiven çıktı. Bu arada alıcı tekrar uyuyakaldığı için kapıyı birkaç dakika boyunca çalması gerekti ve tüm bunların üzerine bir de kendisi zorluk yaratan tarafmış gibi laf yedi. Çıktığı altı katı adamın aklına gelen tüm akrabalarına söverek indi ve tekrar demir atına bindi. Bu sabah seansı, Seyit’in hayatının son iki yılının özeti gibiydi. Hızlı para biriktirebilmek için maaşlı, sigortalı bir iş aramak yerine esnaf kurye olmuştu. Hayali bir tamirhane açıp hayatını motosiklet tamir ederek kazanmaktı ama ailesinin üç kuruş parası da abisinin borçlarını kapatmaya gittiği için iş başa düşmüştü. Kolay değildi, aşağı yukarı bir ev parası gerekiyordu dükkâna sermaye yapmak, gereken alet edevatı almak için. Devlete sorsan kimsenin işçisi değildi Seyit, “esnaf kurye”ydi. Arada sırada kendisi de övünerek “kendi işinin patronu” olduğunu söylüyordu. Motor da kendisinindi. Ama çalıştığı şirket onu da motorunu da giydirip tekerlekli reklam panosuna çevirmiş, ayrıca başka şirkete çalışamayacağı bir sözleşmeyle bağlamıştı. Dahası “patron” Seyit, para biriksin diye öldüresiye çalıştırıyordu işçi Seyit’i. Dinlenmekle geçen her gün boşa geçen zamandı. Bir paket daha teslim etmemek, birkaç kuruş eksik kazanmaktı. Sabahın köründe evden çıkıyor, döndüğünde ancak ağzına birkaç lokma yemek tıkıp yatağa devrilebiliyordu. Meslek lisesinden arkadaşlarının çoğu kendisi gibi kurye olmuştu ve benzer haldeydi. Kimse kimseyle görüşemiyor, ancak birbirlerine WhatsApp’tan motorcu videoları atıyorlardı. Bazen hayatının ve psikolojisinin ne kadar tuhaflaştığını kendisi de fark edip şaşırıyordu. Örneğin geçen ay babası hastalanmış ve doktor masrafı çıkmış, annesi yardım etmesini istemişti ve Seyit son anda kendini frenlemese reddedip tersleyecekti annesini. Sakinleştiğinde kendi aklından geçenlerden dehşete kapılmıştı. Bir anda nasıl da, ağabeyinin bir baltaya sap olamamasından babasının hayırsızlığına, annesinin pısırıklığından zaten evin kirasıyla mutfak masrafını neredeyse tek başına üstlenmiş olduğuna kadar onlarca saldırı cümlesi düşünmüştü öyle. Annesi birkaç bin lira istediği için… Kafası bunlarla doluyken arkasından gittiği servis otobüsünün sağ sinyalini görmedi. Fark ettiği anda fren mesafesi kalmamıştı. Yapabileceği tek şeyi yaptı, sola kırdı ve hız kesmeden minibüsü adeta yalayarak geçti. Sağa çekti, durdu. Kalbi boğazında çarpıyor, kulakları uğulduyordu. Görüş alanındaki her şeyin rengi keskinleşmiş, üzerine yeni doğan güneşin ışıkları düşen her şey altın rengini almıştı. İlk korku anı geçince bu berraklık iyi geldi Seyit’e. Kafasının içinde birbiriyle çelişen tüm düşüncelerin kavgası sonuçlandı ve Seyit birkaç saniyede, daha doğrusu yirmi altı yıl, üç ay ve sekiz günün ardından yaşanan birkaç saniyede hayatının en önemli kararını verdi. Motoru tekrar harekete geçirdi ve Ahmet’in, Cihan’ın, Selin’in yürüdüğü yöne doğru sürdü. *** Motosiklet kaskı ve baret, üniforma ve tulum, çekiç ve pergel, beyaz ve mavi, kamu ve özel, sigortalı ve sigortasız, tam ve yarı zamanlı, kurallı ve esnek, kadın ve erkek, çocuk ve emekli… Kaç insandan oluşuyorsa o kadar parçaya ayrılmış, yıkılmış Babil Kulesi’nin insanları gibi birbirinin söylediklerini duyamaz, anlayamaz olmuş işçi sınıfı, ancak tekrar yan yana geldiğinde, aynı dili konuşmaya başladığında, bir kez daha omuz omuza durup aynı yumruğunu kaldırdığında dünyayı değiştirebilecek, sömürüye son verebilecek bir güç olacak. 1 Mayıs, geçmişte, bu birliği ve gücü göstermenin günüydü. Bugün ancak tekrar kurmaya başlamanın günü olabilir. Bugün bu birlik, ancak düzen değişikliğini, devrimi arayarak, yeni bir dünya için kurulabilir; çünkü sadece devrim tüm işçilerin sorunlarını aynı anda çözebilir. Bu yüzden 1 Mayıs’ta, işçi sınıfının gündemleriyle yapılacak devrimci 1 Mayıs mitinglerinde buluşalım: İstanbul’da Kartal, İzmir’de Karşıyaka, Ankara’da Anıtpark, Adana’da İller Bankası Kavşağı. Yaşasın işçilerin devrimci birliği, yaşasın 1 Mayıs!

Go to News Site