Collector
Sınıfın rengi | Collector
Sınıfın rengi
soL Haber

Sınıfın rengi

Kızıl bayrağın kökenleri 1789’da, Büyük Fransız Devrimi’ndedir. Kızılı, terör döneminde, karşı-devrimcilere karşı halkın direnişini ve devrim için ölenlerin dökülen kanını simgeliyordu. Jakobenlerin elinde, bir ayaklanma çağrısıdır. Sonra, 1831 mayısında, Galler’de ayaklanan işçilerin elinde görüldü. Haziran’da isyana madenciler de katılınca bölgeye asker sevk edildi. Asi emekçileri aralarından yirmi dördünü öldürerek durdurabildiler. İsyanın rengi kızıldır. 1848’te ortaya çıktı sonra, Avrupa’yı kasıp kavurdu. Gücünü fark etmişti, Fransa’nın üç renkli bayrağının yerine talipti. Burjuvazi devrimine yüz çevirmiş, işçi sınıfından duyduğu korku nedeniyle karşı-devrimin safına geçmişti. Öyleyse kızıl bayrağın, üç renkli bayrağın yerine geçmesi gerekiyordu; 1848 Devrimi’nin rengi kızıldır. Orada ortaya çıkanı Paris Komünü perçinledi, kızıl, 1871 ile komünizmin sembolü haline geldi. İçinden geçtiğimiz dönem de Büyük Fransız Devrimi’nin ve sonra ona yeni bir şekil veren 1848 ve 1871 ayaklanmaların ürünü. Şimdi devrimin karşı devrimindeyiz.  Devrimi her halükârda insanlık ailesinin önüne başka bir kapı açan emekçilerin elleriyle şekillenmiştir. Son iki yüzyılda insanlığın bütün kazanımlarının kökeni buradadır. Bu tarihten işçi sınıfını çıkaramayız. Devrim bu sınıfın rengi kızıla çalarken gerçekleşti. Karşı devrim ise silinme dönemindedir. Sınıf rengini kaybedince insanlık ailesi düşer, tarihin dediği budur. *** Haliyle eşitlik kızıla çalar. Kapitalizmin ortaya çıkışından bu yana, kaybedenlerin, ezilenlerin en büyük hayaliydi. Ütopyacı sosyalistler kapitalizmden kaçıp, mümkünse bir adada, eşit bir düzen kurabileceklerine inanıyorlardı. Bu hayal, 19. yüzyılın ikinci yarısında, ayaklanan işçilerin gücünü fark eden Marx ve Engels’in ellerinde yeniden şekillendi. Eşitlik sadece işçi sınıfının hayali değil, aynı zamanda onun tek marifetiydi. Ona değin ne varsa, kökleri işçilerin nasırlı ellerindeydi. O, burjuvaziyi ortadan kaldıracak, bu yolla kendini de ortadan kaldıracaktı. Son ve en büyük hayalimizdir. *** Karşı tarafta ise acımasız piyasa mekanizması vardı. Toplumu dağıtarak, insanı yalıtarak, mülkiyetten arındırıp yoksullaştırarak, ücretli işçi biçiminde ekonomik bir birime dönüştürerek ilerliyordu. Ancak piyasanın bu şekilde daha fazla ilerlemesi mümkün değildi. Bir yanılsamaya ihtiyacı vardı. Demokrasi de öyle ortaya çıktı. Piyasanın özgür bireyine alan açacaklardı. Modern köleler olan işçi sınıfının örgütlenmesine kontrollü izinler verecekler, onlara bazı haklar tanıyacaklardı. Özgürlük diye biliyoruz. Ancak o özgürlük, piyasa toplumunda, dolaşım alanına ait bir kavram. Piyasa toplumu insanının birer para sahibi olarak, sonsuz sayıdaki dolaşım odaklarından biri olarak sahip olabileceğin bir şeydir o. Paran varsa her lokantaya gidersin, her giysiyi edinirsin, istediğin yerde oturursun, istediğin yerde gezersin. Ama bir kez emek gücünü, yaratıcı yeteneğini, ücret karşılığında kiralayıp devrettiğinde özgürlük alanı biter. Kapitalizmin gerçekler alemine, üretim alanına geçersiniz. Üretim alanında, fabrikada, özgürlük yoktur. Burada işçiler, yaratıcı yeteneklerini devretmiş ve ürettiklerine yabancılaşmış üretim birimleri halinde bir araya getirilmişlerdir. Sınıfın “iktisadi” halidir. *** Ama her durumda piyasa esas, demokrasi tali unsurdur. Kapitalizm yoksullaştırdıklarından korkuyordu, eşitlik talebinin tehdidini ensesinde hissediyordu. Demokrasiye rıza göstermesinin tek nedeni o korkudur. Haliyle o da varlığını kızıllığa borçludur. Korku bitti, demokrasi gitti. Demokrasi ile piyasa arasında bağ olduğunu iddia ediyorlardı, çağımızın en büyük yalanıdır. Artık görüyoruz; “piyasalar”, demokrasi olsun olmasın ekonomik olarak büyüyüp genişleyebilir. Diktatörlükler, piyasalı ve demokrasisiz, ekonomik olarak gelişebilir. Finansal piyasalar, demokrasiye mesafeli durabilir. Piyasalar diktatörlükleri, sermaye lehine düzenlemeleri kolaylaştıracağından daha öngörülebilir bulabilir. Piyasada demokrasi yoktur, kâr vardır. Kârın ise demokrasiye ihtiyacı yoktur. Kapitalizm, burjuva toplum, bazen temsili demokrasi oyununun oynanmasına izin verse de konjonktürel durumlar dışında açık bir diktatörlüktür. *** Devrimin karşı devrimindeyiz. Düzen yüklerinden kurtuldu, demokrasiyi sırtından attı, yasallığı dışarıda bıraktı. Geride piyasadan başka bir şey kalmadı. Yüklerinden kurtulmuş piyasanın nasıl bir yıkım olduğunun talihsiz tanıklarıyız artık. Birinci ve İkinci Dünya savaşları ile kurulan statüko dağıldı. Sovyetler Birliği’nin olmadığı bir dünyada, yenisinin ilk adımları Orta Doğu’da savaşın fitili ateşlenerek atıldı. Eski sınırlar siliniyor, yenilerinin nerede ve nasıl kurulacağı belli değil. Küresel ekonomi parçalanıyor, uluslararası hukuk aşınıyor, devletler silahlanıyor, dünya yeni bir savaşa hazırlanıyor. Mevcut kuvvetlerinin bunu engellemeye gücü yok. Zenginler ve yoksullar adı konulmamış bir savaş halinde, bir avuç zenginin zulmü arşı aştı. Avrupa fikri ve hayali parçalandı. Emperyalist merkezi pedofil bir palyaço yönetiyor. Eski dünyanın çürüyüp düştüğü, yenisinin ise bir türlü ortaya çıkamadığı o arafta debelenip duruyoruz. İçler acısı insanlık halleri o arafın ürünü. Bruegel’in “körler” tablosundaki gibi her şey; körler körlere tutunmuş dipsiz bir uçuruma doğru sürükleniyor. *** O karşı devrim bizi de Orta Doğu’ya itti. Çünkü devrimimizin izlerini sildi. ABD'nin Orta Doğu sömürge valisi Tom Barrack geriye kalanı “güçlü otoriter eğilimleri olan hibrit bir rejim” olarak tanımladı birkaç ay önce. Hibrit rejim dediği, seçim türü demokratik kurumların işlediği ancak sonucu değiştirmediği, basının iktidarın eklentisine dönüştürüldüğü, hukukun muktedire çalıştığı bir tuhaf diktatörlüktür. Yani Barrack ve temsil ettiği güç için Türkiye artık Körfez’in petro-dolar devletçiklerinden biridir. Seçim, basın, hukuk tepelendiğinde göstermelik bir cumhuriyet kalır geriye, adı var kendi yoktur. Türkiye’yi 1907'ye fırlattılar. İstibdat yürürlükte. Toprağı ayaklarının altından kayıp gidiyor. Hibrit monarşinin tek isteği ömrünü birkaç yıl daha uzatmaktan ibaret. Fransız Devrimi’ni sildiler; Dünyayı 1788'e döndürdüler. Ekim Devrimi’ni sildiler, işçi sınıfının rengi solup gitti. Devrimin karşı devrimindeyiz. Sınıfın rengidir kızıl. Son iki yüzyılda insanlığın bütün kazanımlarının kökeni buradadır. Bu tarihten işçi sınıfını çıkaramayız. Devrim bu sınıfın rengi kızıla çalarken gerçekleşti. Karşı devrim ise silinme dönemindedir. Sınıf rengini kaybedince insanlık ailesi düşer, tarihin dediği budur. 1 Mayıs gecesinin dersidir bu. Rengi ayrı, işçi sınıfının ayağa kalkmasından, yeni bir kural koymasından, yeni bir dünya kurmasından başka çıkış yolu kalmamıştır. Kızıla döneceğiz mecbur!

Go to News Site