Collector
Maden işçisi sanatçılar | Collector
Maden işçisi sanatçılar
soL Haber

Maden işçisi sanatçılar

Geçtiğimiz hafta direnen maden işçileri haklarını kazandı. Böyle ifade edince, sanki işçiler mevcut maaşlarına zam ya da yeni yan haklar talep ediyormuş gibi bir izlenim oluşabiliyor. Oysa durum çok daha yalındı: İşçiler, yalnızca ödenmeyen ücretlerini istiyordu. Yani zaten hak ettiklerini, yeniden mücadele ederek almak zorunda kaldılar. Üstelik söz konusu olan çalışma alanı madencilik; ölüm riskinin yüksek olduğu, yerin metrelerce altında, oksijenin az, karbon monoksitin bol olduğu, emeğin adeta toprağın içinden kazınarak çıkarıldığı bir iş kolu. Böyle bir yerde alın terinin karşılığını almak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor. Madencilerin yer altında kalan, çoğu zaman görünmeyen emeğini, ekranların hayatımıza bu denli girmediği dönemlerde daha çok resimler ve heykeller aracılığıyla tanıyorduk. Özellikle madenciliğin yoğun olduğu şehirlerde yaşayanlar bilir, kentin bir köşesinde mutlaka bir madenci anıtı vardır ve sanatsal üretimlerde madencilik teması güçlü bir şekilde hissedilir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfta katıldığım yılbaşı temalı bir resim yarışması için yılbaşı gecesi madende çalışan işçileri çizdiğimi hatırlıyorum. “Bu yaşta bir çocuk bunu çizmiş olamaz” denilerek yarışmadan diskalifiye edilmiştim. Ama bu anı, bir maden kentinde büyüyen bir çocuğun hayal dünyasının nasıl şekillendiğine dair küçük ama anlamlı bir örnek olarak hafızamda yer etti. Velhasıl, bizim memlekette madencilere gösterilen sanatsal ilgi oldukça sınırlı. Çocukların dünyası zaten hesaba dahil değil. Kısacası, bu alanda üretim yapan sanatçı sayısı oldukça az. Aklıma ilk gelen isimler arasında Nedim Günsür ve İrfan Ertel var. Bu sanatçılar üzerine daha önce yazmıştık. Bugün ise yönümüzü ülkemiz dışına, İngiltere’ye çevirerek sıra dışı bir örneğe bakmak istiyorum. İngiltere’nin kuzeyinde, madenciliğin yoğun olduğu Auckland bölgesinde, 1980’lerin sonunda madencilik faaliyetleri azalmaya başlayınca ve başka geçim kaynakları sınırlı olunca, bölgeyi yeniden canlandırmak amacıyla 2000’lerin başında bir proje hayata geçiriliyor. Bu proje kapsamında dikkat çeken bir resim koleksiyonu da sergileniyor. Gillian Wales ve Robert McManners adlı iki kişinin, 1990’lardan itibaren Kuzey İngiltere’de kömür madencilerinin yaptığı sanat eserlerini toplamasıyla başlayan koleksiyon, bugün 400’den fazla eserin yer aldığı bir hacme ulaşmış durumda. Bu koleksiyonun dikkat çekici yanı, eserlerin büyük çoğunluğunun profesyonel sanatçılara değil, bizzat madenlerde çalışmış işçilere ait olması. Aslında bu bölgeden çıkıp sanatçı olabilmiş insanların yolu da çoğu zaman madenden geçmiş. Çünkü yoksul bir toplumda temel geçim kaynağı olan madencilik, özellikle genç erkeklerin hayatında neredeyse kaçınılmaz bir durak olmuş. Öne çıkan sanatçılar arasında Tom McGuinness, Ted Holloway, Norman Cornish ve Bob Olley sayılabilir. Koleksiyonda, 1984 madenci grevi gibi tarihsel olayları konu alan resimler de yer alıyor. Bu eserlerde madenciler, kendi yaşamlarını dışarıdan bir gözle değil, içeriden bir bakışla anlatıyor. Günlük yaşamın ağırlığı, karanlık, tehlike ve yer altındaki yalnızlık doğrudan deneyimin içinden aktarılıyor. Tom McGuiness, 1980, Kazıcı Tom McGuinness bu isimler arasında özellikle dikkat çekiyor. McGuinness, 18 yaşındayken, tıpkı koleksiyonda yer alan birçok ressam gibi, II. Dünya Savaşı sırasında “Bevin Boy” olarak, yani kömür madenlerinde çalışmak üzere zorunlu hizmete alınır. Daha sonra sanat eğitimi görür ve işçi sınıfı kökenli sanatçıların üretimlerini destekleyen Spennymoor Settlement topluluğunun bir parçası olur. 1930’larda kurulan bu topluluk, söz konusu koleksiyonun da önemli bir bölümünü oluşturuyor. McGuinness’in gençlik deneyimleri, sanatının ana temasını belirler; madencileri ve onların yaşamını resmeden çalışmalarıyla tanınır. Norman Cornish, 1950, Ocak Yolu Norman Cornish’in resimlerinde ise maden işçiliğinin yalnızca yer altındaki değil, yer üstündeki yaşamla kurduğu ilişki de görünür olur. Dar sokaklar, işçi evleri, paylaşılan gündelik hayat ve yorgunluk, onun tablolarında sade ama çarpıcı bir dille anlatılır. Cornish, figürleri idealize etmez, aksine onların sıradanlığını ve yıpranmışlığını olduğu gibi aktarır. Bu yönüyle eserleri, yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda bir sınıf hafızası işlevi görür. Bob Olley, Yüksek Hızla Galeri Açanlar Bob Olley’nin heykel ve resimleri ise daha dramatik bir anlatı taşır. Yer altındaki kazalar, bedenin zorlanması ve makinelerle kurulan sert ilişki, onun işlerinde yoğun bir şekilde hissedilir. Figürler çoğu zaman ağır, kasvetli ve hareket halindedir, sanki her an bir çöküş ya da patlama ihtimali vardır. Olley, madenciliğin fiziksel yükünü izleyiciye neredeyse bedensel bir deneyim olarak aktarır. Ted Holloway, Madenciler Ted Holloway’in eserlerinde ise kolektiflik öne çıkar. İşçilerin birlikte çalışması, dayanışması ve aynı kaderi paylaşması resimlerin merkezindedir. Yüzler çoğu zaman tek tek seçilemez, ama kalabalığın oluşturduğu ortak duygu çok nettir. Bu, bireysel bir hikayeden ziyade sınıfsal bir anlatıdır. Bütün bu örnekler, başa dönersek, geçtiğimiz hafta haklarını almak için direnen maden işçilerinin mücadelesiyle doğrudan bağ kurar. Çünkü bu eserlerde gördüğümüz şey yalnızca geçmiş değildir. Bugün de süren bir emeğin, görünmez kılınan bir hayatın ifadesidir. Ancak aynı zamanda şu çelişkiyi de açığa çıkarır: İşçi sınıfı sanatı, kapitalist sistem içinde çoğu zaman ancak bir bölgenin turizm potansiyelini artıran, “kültürel değer” olarak pazarlanan projeler aracılığıyla görünür hale gelebilir. Yani madencinin emeği gibi, onun sanatı da çoğu zaman kendi gerçek bağlamından koparılarak dolaşıma sokulur. Bu yüzden hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.

Go to News Site