Milliyet Yazarlar
Bir elinde kruvasan, diğerinde kahve, Tiffany’nin vitrinine bakarak kahvaltı eden Audrey Hepburn karesini hatırlar mısınız? Amerikan edebiyatının çığır açan yazarlarından Truman Capote’nin “Tiffany’de Kahvaltı” adlı romanından aynı adla uyarlanan filmin açılış sahnesidir bu. Hepburn’ün canlandırdığı Holly Golightly, ikonik siyah elbisesi, aynı renk eldivenleri, inci kolyesi ve siyah gözlükleriyle yüzünde dupduru bir bakışla izler vitrindeki mücevherleri. O bakışta hayranlık, şaşkınlık, imrenme gibi duygular bulunmaz. Gördüğümüz, genç bir kadının sakinlemiş hâlidir. Golightly romanda ‘kırmızı’ renkle ifade ettiği duygu durumunu şöyle anlatır: “Zalim kırmızılar korkunçtur. Korkarsın, deli gibi terlersin ve neden korktuğunu bilmezsin. Tek bildiğin kötü bir şey olacağıdır. Sadece ne olacağını bilmezsin.” Tipik bir anksiyete anıdır bu ve ilacı da Tiffany’dir: “En iyi gelen şeyin bir taksiye atlayıp Tiffany’ye gitmek olduğunu keşfettim. Oranın sakinliği, o mağrur havası anında yatıştırıyor beni. Çok kötü bir şey gelemez orada başına, etrafında güzel takım elbiseleri içinde sana yardımcı olan adamlar, o güzelim gümüş ve timsah derisi cüzdan kokusu.” Bu nedenle vitrine bakan Golightly’nin bakışları sakindir, güven doludur. Bu hafta Siren Yayıncılık’tan, yeniden basılan “Tiffany’de Kahvaltı” geldi. Fatih Özgüven çevirisiyle. Özgüven’in çevirisini daha önce okumadığım için, bir kez daha başladım romana. Baştan söyleyeyim, muazzam bir çeviri. Okumalara doyamadım. Roman 1940’ların New York’unda geçiyor. Anlatıyı üstlenen, yazarlık kariyerinin başındaki genç bir yazar. Onunla aynı apartmanda oturan Holly Golightly ise, dönemin cemiyet hayatının renkli simalarından 19 yaşında genç bir kız. 14’ünde ailesinin yanından ayrılmış. İnce ruhlu, zarif, özgürlüğüne ölümüne düşkün, eğlenceli partilere bayılıyor. Erkekler de ona. Şal gibi omuzdan kayan bir karakter Holly, kimse kimsenin sahibi olamaz görüşünde. Kuralları reddediyor. Eşyasız bir apartman katında, adı olmayan bir kediyle yaşıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor: “Bana kendimi gerçek hayatta Tiffany’deymiş gibi hissettirecek bir yer bulsam, o zaman birkaç parça mobilya alır, kediye de bir isim verirdim”. Yaşadığı şaşaalı hayatın içinde derin bir hüzün var. Ait olamama ve kimliksizlik. Bu yüzden kimseye bağlanamıyor, hiçbir yere ait hissetmiyor. Holly ve yazar adayımız kısa sürede arkadaş oluyorlar. Anlatıcıyla birlikte yavaş yavaş Holly’nin hayat hikâyesine ve iç dünyasına giriyoruz. Asıl adının Lulamae Barnes olduğunu öğreniyoruz, Amerika kırsalında yoksul bir ailede büyüdüğünü, 14’ünde kendisinden yaşça çok büyük, dört çocuk sahibi bir baytarla evlendiğini, sonra bu evliliğin dar kalıplarında sıkışıp kaldığı için kaçtığını, kendine New York’ta yeni bir kimlik yarattığını. Erkeklerle kurduğu yüzeysel ilişkiler üzerinden geçimini sağlayan Holly, her perşembe Sally Tomato adında bir mafya babasını 300 dolar karşılığında hapiste ziyaret ediyor. Ondan öğrendiği hava durumu raporunu Tomato’nun avukatına ilettikten sonra parasını alıyor. Aslında bir şifre taşımacılığı yaptığından haberi yok. Güçlü ve bağımsız yapısına rağmen çok nahif, kırılgan bir hâli var Holly’nin. Zengin bir erkekle evlenip aile kurmak, belki de artık köklenmek istiyor. Bunun için karşısına çıkan fırsatları değerlendirirken hayal kırıklıklarına uğruyor. Tiffany de olmasa, içinde bulunduğu kaygı tarafından yutulup yok olacak gibi. Art arda gelen talihsizlikler ve travmalardan sonra Holly bir yol ayrımında buluyor kendisini. O ana kadar verdiği mücadeleyi su gibi pırıl pırıl akan romanda ayrıntılarıyla okuyoruz. Çevirinin lezzetinin altını bir kez daha çizmek isterim. Kaygı durumu bozukluğunu bu kadar incelikle ve şiirsel bir dille anlatan başka roman bilmiyorum. Tiffany’nin kaygı giderici Xanax rolündeki güçlü anlatıma hayran kalmamak mümkün değil. Her şeyin cetvel düzgünlüğünde, ışıltılı, ferah, mis kokulu olduğu bir yerde Holly’nin başına bir şey gelmeyeceğine inanmasındaki saflığın zarafeti hüzünlendiriyor insanı. Her ne kadar film komedi unsurlarıyla dolu olsa da roman Holly’nin neşeli kederini büyük bir derinlikle işliyor. Finaldeki kedi sahnesi de bildiğim en güzel ve sıcacık kedi anlatılarından biri. Holly yeni bir kimlik inşa edebildi mi, gittiği Brezilya’ya ait hissetti mi? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ben bıraktığı hoş sadaya bakıp ona mutlu son hayalleri yazdım her zaman. Bu da bana iyi geldi. Kitabı okumanız ve Holly’ye yazacağınız mutlu sonlarla kendinizi iyi hissetmeniz dileğiyle. İyi pazarlar.
Go to News Site