Collector
Bütün mesele birleşik mücadeleyi örebilmekte | Collector
Bütün mesele birleşik mücadeleyi örebilmekte
BirGün Gazetesi

Bütün mesele birleşik mücadeleyi örebilmekte

Türkiye kırsalı eşi görülmemiş bir kuşatma altında. Tarımsal üretimin şirketlerin değer zincirlerine entegre edildiği, küçük üreticinin kendi toprağında mülksüzleştirildiği, ormanların, suların ve müştereklerin sermayeye açıldığı bu süreç çok boyutlu bir kriz yaratıyor. Kırsal alanlar, özel ve kamusal sermaye iş birliğiyle bir yandan insansızlaştırılıp temel hizmetlerden arındırılırken, diğer yandan ekolojik tahribatın ve güvensizleştirilmiş emeğin merkez üssü haline getiriliyor. Kırın içine sürüklendiği bu tarihsel tasfiye sürecini ve bu kuşatmaya karşı mücadeleyi Çiftçiler Sendikası (Çiftç-Sen) Genel Başkanı Ali Bülent Erdem ile konuştuk. Tarımın neoliberal dönüşümü, küçük üreticiyi piyasa ve borçlandırma mekanizmalarıyla adım adım kendi toprağına yabancılaştırdı. Girdi maliyetlerinden ürün fiyatlandırmasına kadar tüm karar alma süreçleri uluslararası şirketlerin tekeline geçmiş durumda. Bu tablo, çiftçiyi fiilen kendi toprağında sermayenin bir taşeron işçisi, bağımlı bir kır işçisi haline getiriyor ve kırsalda yeni bir üretim ilişkisi yaratıyor. Ancak çiftçilerin bu var olma kavgası hala bir sınıf mücadelesi olarak görülmeyebiliyor. Çiftçi-Sen bu süreci nasıl okuyor; kırdan geçinenlerin ve küçük üreticilerin direnişini, sınıf mücadelesinin neresinde konumlandırıyorsunuz? Öncelikle söylemek isterim: Neoliberal dönem öncesi köylülerin ve çiftçilerin konumlarına ilişkin yapılan değerlendirmelerde, o döneme has mücadele biçimlerinin bugün de geçerli olduğu düşüncesi çok yaygın. Problemin çözümünün ne olduğu bilindiği düşünülüyorsa, kırsal alanda yaşanan dönüşümün üzerine düşünmek için çok fazla çaba harcamak gerekmiyor. Ayrıca, kırla kent arasında bağlantının açılması, gıda enflasyonunun medyada ve günlük yaşamın içerisinde magazinel boyutta tartışılması konunun üzerinin örtülmesinde katkıda bulunuyor. Oysa, sermaye yaşanılan her döneme has ve kendi ihtiyaçları üzerinden tarımı yeniden yapılandırıyor ve epeyce yol almış durumda. Tabii ki bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, küresel boyutta yaşanıyor ve Türkiye’ye de dayatılmış bir program. Türkiye tarımı şirketleştirilirken sadece ülkedeki sermayenin değil, aynı zamanda onlarla iş birliği içindeki küresel tekellerin de eline geçmiş oluyor. Toprak el değiştirilerek şirketlerin eline geçerken, küresel boyutta tarım ve gıda tohumundan üretimine, makinelerine, zehirlerin, girdilerin sağlanmasına ve pazarlanmasına kadar her aşaması çok az sayıda küresel tarım ve gıda şirketinin eline geçiyor. Bunun anlamı gıda fiyatlarının küresel boyutta bu tekellerin belirlemesidir. Ürünlerin tekel fiyatları tarafından belirlenmesi karşısında çiftçiler ürün maliyetlerini bile karşılayamaz hale geliyorlar. Toprağından koparılanlar başka iş kollarında ve tarımda işçileşiyorlar. Israrla toprağında üretmek isteyenler ise girdi sağlayabilmek ve pazar sorununu çözüleceğini düşünerek şirketlere sözleşmelerle bağlanıyor ve kendi toprağında işçileşiyorlar. Mücadeleleri giderek daha çok emek mücadelesine dönüşüyor. Tarımda yaşatılan bu dönüşümün kavranabilmesi, eski ezberlerin ve kavramlarla düşünmekten vazgeçebilmek ile mümkün. Değişimin kavranabilmesi çiftçiler açısından da uzun bir sürece yayılmasıyla mümkün olabildi. Umutsuzluğu da yaygınlaştırabilen bu durum örgütlenme ve mücadele ile aşılabiliyor. NEOLİBERALİZMİN DEMOKRASİYE İHTİYACI KALMAMIŞ DURUMDA Sermayenin kırsala yönelik saldırısı artık yalnızca tarımsal ürünle sınırlı değil. Geçimlik tarım alanları yok edilirken, yaşam alanını savunan köylülerin hak arama yolları ve örgütlenme özgürlükleri de kriminalize ediliyor. Şirketlerin adeta yeni feodal beyler gibi hareket ettiği bu düzende, kırsalda demokrasinin ve temel hakların askıya alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Olayı küresel yeniden iş bölümü içerisinde düşünmek gerekiyor. Anlaşılan o ki, küresel iklim değişikliği içeresinde Türkiye’nin feda edildiğini, çokça lafı edildiği gibi çölleşeceği düşünülüyor. Toprağının, suyunun yok olacağını bilerek, önemli bir tarım ülkesi olmasından vazgeçirmeye çalışarak, bir maden havzası olarak ilan ediliyor. Neredeyse her yer maden ruhsatları için ihaleye çıkarılıyor. Acele kamulaştırmalarla tarlalara, köylere el konuluyor. Kırsalda yaşayanlar mülksüzleştirilerek göçe zorlanıyor. Soruda belirtildiği gibi “yaşam alanını savunan köylülerin hak arama yolları ve örgütlenme özgürlükleri de kriminalize ediliyor.” Bütün bu direnişleri durdurabilmenin yolu baskıcı yöntemlerde görülüyor. Her geçen gün demokrasiden daha fazla uzaklaşılıyor. Küresel örneklerde de ülkelere artık diktatörlükler önerildiği görülüyor. Neoliberalizmin demokrasiye ihtiyacı kalmamış durumda. Bir önceki sorunun da cevabı olacak: Kırsalda yükselen mücadeleler, Doruk maden işçilerinin mücadeleleri birlikte yürüyor ve ortaklaştırılması gerekiyor. Çünkü bu mücadeleler aynı uygulamaların farklı yönlerini ifade ediyor. Mücadele emek, yaşam alanlarına sahip çıkma, ekoloji, demokrasi temelinde yükseliyor. Bütün mesele parçalı olarak süren bu mücadelelerin ortak bir mücadele haline dönüştürülmesinde ve birleşik mücadeleyi örebilmekte. BİR ÇİFTÇİYİ ÇİFTÇİ YAPAN EN BÜYÜK ÖZELLİĞİ BAĞIMSIZ OLABİLMESİNDEDİR Kırsalın üretimden ve yaşamdan sistematik olarak dışlandığı, gıdanın ise devasa bir kar spekülasyonu aracına dönüştüğü bu yıkım tablosunda gıda egemenliği talebinin politik önemi nedir? Sadece gıdaya erişememe hali olarak tanımlanan gıda güvencesizliği ile yoksulluğun artmasıyla insanların sadece bulabildiğini tüketmek zorunda kalması, sağlıklı gıdaya ulaşma hakkı olan gıda güvenliğini de görünmez kılıyor. Birkaç dev gıda şirketinin yönlendirmesiyle yoğun kimyasal gübre, zehir, yüksek enerji ve daha fazla su kullanımına bağımlı kalındıkça, yukarıda konuştuğumuz gibi çiftçilerin bağımsız olabilmeleri mümkün değildir. Bir çiftçiyi çiftçi yapan en büyük özelliği bağımsız olabilmesindedir. Bu ancak çiftçilerin ve köylülerin şirket gıda sistemine karşı ekolojik esaslara dayanan köylü tarımını ayağa kaldırılmalarıyla mümkündür. Gıda Egemenliği de bu temel üzerinde yükselir. Halkların ekolojik, sağlıklı ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilen, kendi kültürlerine uygun gıdaya ulaşma ve kendi tarım sistemlerini belirleme hakkıdır. Piyasaların ve şirketlerin taleplerinin dışında gıdayı üreten, dağıtan ve tüketenlerin istek ve ihtiyaçlarını gıda sistemlerinin ve politikalarının merkezine koyar. Halkların kendi karınlarını nasıl doyuracaklarına, nasıl besleneceklerine; toprak, su ve diğer doğal kaynakları nasıl kullanıp koruyacaklarına dair doğrudan denetim sahibi olmalarını savunur. İnsanlığın yok edilmesine, ortak varlıkların talan edilmesine, bütün ekosistemin talan edilmesine neden olan IMF, DB, DTÖ ve onların her dediklerini yapan hükümetlere karşı mücadeleyi önerir. Gıda egemenliği durağan değil mücadele içinde geliştirilebilme özelliğine sahiptir. Gıda egemenliği mücadelesi, bir yandan bu sürecin içinde yer alanları dönüştürürken diğer yandan geleceğe dair olanakları tasarlayarak kendini daha da geliştirmektedir. Görüleceği gibi sadece gıda ve köylülerle ilgili sıkışmış bir kavram değildir. Yaşanan krizlerin çoğuna dokunan ve parçalı halde süren mücadeleleri ortaklaştırmaya çağıran politik bir çıkış ve mücadeledir. Amaç; hem bugün sürdürülen mücadeleleri daha güçlü kılabilmek hem de Antalya’da yapılacak COP 31 İklim Zirvesi’nde halkların iklim adaleti sesini daha da yükseltebilmek için, mücadele alanlarında çokça ifade edilen gıda egemenliği kavramının yaşamın içinde anlam bulmasını sağlamaktır.

Go to News Site