Collector
Maden ihalelerinin bedeli sömürü ve talan | Collector
Maden ihalelerinin bedeli sömürü ve talan
BirGün Gazetesi

Maden ihalelerinin bedeli sömürü ve talan

Maden ihalelerinin, doğa talanının ve halkın toprağına sahip çıkma iradesinin yeniden gündeme gelmesiyle maden ihalelerini, taşeronlaşma politikalarının yarattığı toplumsal tahribatı, sermaye odaklı üretim modelinin neden olduğu yıkımı Maden Mühendisi Mehmet Torun ile konuştuk. Soma katliamında özelleştirme ve taşeronlaşma politikalarının ne kadar ölümcül sonuçlar doğurduğunu acı bir şekilde gördük. Bugün açılan 485 yeni maden sahası ihalesine baktığınızda, bir maden mühendisi olarak sahada ne görüyorsunuz, bizi ne bekliyor? Madenler; milyonlarca yılda oluşan, tüketildiğinde yerine konulamayan, hiçbir kişi ve zümrenin emeği olmayan, doğanın insanlığa sunduğu ortak değerlerdir.  Bu ortak değerlerin insanlığın gelişmesi ve refahı için kullanılması gerekirken kapitalist sistem içinde bir ticari meta olarak değerlendirilmiş ve küçük bir zümrenin malı haline dönüştürülmüştür. Sınıflı toplumlarda sermaye sınıfı; her türlü değere el koyduğu gibi doğal kaynakları da kendi yararı doğrultusunda değerlendirmekte, müştereklere (madenler, ormanlar, dereler, meralar vb.) el koyarak çıkarı için kullanmaktadır. 1970’lerden itibaren, ekonomik kalkınmanın özel sektör öncülüğünde yürütülmesi gerektiğini vurgulayan yeni küresel paradigma pek çok ülkeye empoze edilmiştir. Neo-liberal ideolojinin küresel ölçekte propaganda yeteneği, “Küreselleşme” ve “Yeni Dünya Düzeni” kavramları ile birlikte devletin küçültülmesini, kamu yönetimi yapılarının değişimini, özelleştirmeler ile ekonomik sektörlerin yeniden yapılandırılmasını gündeme getirilmiştir. Söz konusu politikaların madencilik sektörlerine yansıması ise pek çok ülkede -sömürge dönemine tepki olarak yakın zamanda millileştirilen ve kamu mülkiyet ve denetimine alınan- sektörün hızla yerli ya da yabancı özel şirketlerin eline geçmesi şeklinde olmuştur. İKTİDARIN SERMAYE MODELİ SÖMÜRÜ VE TALAN ÜZERİNE KURULU Ülkemizde de bu hedef için örgütlenen sermaye grupları (şirketler, dernekler ve vakıflar) harekete geçtiler. Medya, üniversite ve sivil toplum örgütlerindeki yandaşları aracılığıyla toplumu bu anlamda yönlendirdiler. Taleplerini her ortamda paylaşarak kamuoyu oluşturmayı başardılar. Oluşturulan uygun ortamdan sonra yasal düzenlemelerin yapılması için devlet nezdinde çalışmalar hızlandırılmıştır. Sonuç olarak madencilik sektöründe de kamunun elindeki tüm sahalar özel sektöre aktarılmıştır. Sadece kâr amacıyla yapılan üretim ve işçi sağlığı önlemlerinin alınmaması sonucu iş cinayetleri artmıştır. Ülkemiz, jeolojik yapısı gereği maden çeşitliliğinin zengin olduğu bir coğrafyadır. Dünyadaki 90 mineralin 60 tanesi ülkemizde üretilmektedir. AKP iktidarı, sermaye birikim modelini ucuz işgücü ve doğa talanı üzerine kurmuştur. Bu anlamda ülkenin her yerini maden sahası olarak görmekte ve sermayenin öncelikleri doğrultusunda pazarlamaktadır. Özellikle yandaş şirketler üzerinden yürütülen bu yıkım, doğanın kendini yenileme kapasitesinden daha hızlı olduğu için geri dönülemez bir yola girilmektedir.  Gelişen makine ve üretim teknolojileri sonucu devasa hafriyatlar ve üretimler yapılırken doğa geri döndürülemez şekilde bozulmakta ve yaşam alanları yok edilmektedir. Çoraklaşan topraklar, kesilen ormanlar, kirletilen sular, yaşam alanlarının yok edilmesi bir insanlık suçudur. Anayasal bir hak olan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ihlal edilmesidir. Halk, yaşam alanlarını korumak için ihalelere karşı direniyor. Şirketlerin değil toplumun ve doğanın çıkarlarını merkeze alan bir madencilik politikası sizce nasıl olmalı? Madencilik; insanlık tarihinde çağlar açmış, çağlar kapatmıştır. Tarih öncesi çağlara bakıldığında yontma taş devri, cilalı taş devri, bakır devri, tunç devri, madenciliğin yarattığı uygarlıkların birer basamaklarıdır. İnsanlık için bu kadar önemli olan madenlere, müştereklere kapitalizmin acımasız koşullarında birileri tarafından el konulmuştur. Ticari bir meta olarak görülen madenler sadece kazanç kapısı olarak görülmüştür. Hukuksuz şekilde el konulan bu madenlerde mülksüzleştirilmiş yüz binler köle gibi çalıştırılmış, artı değerleri de gasp edilmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında özellikle 1929 ekonomik burhanı sonrası yapılan yatırımlar sonucu madencilik sektörü ülkemizin kalkınmasında çok önemli rol oynamıştır. MTA, Etibank, Sümerbank, EKİ gibi kamu kurumları eliyle madenlerimiz aranmış, bulunmuş ve üretilmiştir. Bunun sonucu istihdam artmış, katma değer sağlayan ürünlerle refah seviyesi yükselmiştir. Yabancı şirketlerin elinde olan madenler millileştirilme uygulamalarıyla alınmış, devlet eliyle üretimleri sağlanmıştır. Bu politikalar belli bir süre devam etmiş ancak dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle daha sonra vazgeçilmiştir. Toplumun yararı için; tüm madenler kamulaştırılmalı, insani ihtiyaçlar doğrultusunda yeteri kadar üretilmeli ve mutlaka doğayı koruyacak önlemler alınmalıdır. Emek sömürüsü ve çevre talanı yaratacak hiçbir çalışmaya müsaade edilmemelidir. Türkiye’nin en değerli ekosistemlerinin ham madde deposu haline getirilmesi, özellikle çok uluslu şirketlerin yerli ortaklar aracılığıyla bu alanlara girmesi hem doğal kaynaklar hem de yaşam alanları üzerinde nasıl bir egemenlik krizi oluşturuyor? Uluslararası Enerji Ajansı’na göre; Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için temiz enerji !! teknolojilerinin ihtiyaç duyacağı mineral talebinin önümüzdeki 15 yıl içinde dört katına çıkacağı öngörülmektedir. Diğer taraftan, dünyadaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağı ve kentlerdeki altyapıların inşası için büyük miktarlarda hammadde ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilmektedir. Son 70 bin yılda üretilenden daha fazla maden cevherinin önümüzdeki 30 yıl içinde yerin derinliklerinden çıkarılacağı hesaplanmaktadır. Bu veriler ışığında doğaya daha çok müdahale edileceği görülmektedir. Kapitalist sistemde şirketler, ülkelerin yönetimlerinde önemli merkezler olmuş ve bu şirketler dünyanın her noktasına müdahale etme gücüne ulaşmıştır. Ülkemizde madencilik sektörüne 1954 yılında 6309 sayılı Maden Kanunu ile giren yabancı sermaye, sonraki yıllardaki yasa değişiklikleriyle konumlarını güçlendirmiştir. 24 yıllık AKP iktidarında yasa 24 kez değiştirilmiş ve çok uluslu şirketlerle yerli işbirlikçilerinin önündeki tüm engeller kaldırılmıştır. Bugün ülkemizin her bölgesinde doğaya yapılan müdahaleler bu gelişmelerin sonucudur. Doğasını, yaşam alanlarını korumak için mücadele eden yurttaşlara yapılan hukuksuzluklar bu şirketlerin rahat çalışmaları için yapılmaktadır. Bu anlamıyla bir demokrasi sorunu yaşanmaktadır.  En doğal insani ve yasal haklarını kullanamayan, kendini ifade edemeyen, sesini yükselttiği anda cezalandırılan, acele kamulaştırmayla topraklarına el konulup mülksüzleştirilen insanların direnişleri de yükselmektedir. DOĞA SERMAYENİN MÜLKÜ DEĞİL GELECEĞİMİZ Kapitalist sistemde yaşamsal ve gerçek ihtiyaçlardan farklı olarak sanal ihtiyaçlar öne çıkarılmakta, toplum aşırı tüketime yöneltilmekte ve bu duruma -hileli ihtiyaç- denilmektedir. Bu yönelim, değişik yöntemler uygulanarak topluma enjekte edilmekte sonuçta tüketim toplumu oluşturulmakta ve tüketim arttıkça üretimde buna koşut olarak artmaktadır. Tüketim ürünlerinin hammaddesi olan doğal kaynaklar bu döngüden etkilenmekte ve daha çok üretim gerçekleştirmek için doğaya daha fazla müdahale edilmektedir. Tüm bunların sonucunda çevresel yıkımlar artmakta, iklim krizi ve doğal afetler gibi tüm insanlığı ilgilendiren olumsuz durumlar daha sıklıkla meydana gelmektedir.  Ayrıca gelecek kuşakların da hakkı olan ve tüm insanlığın ortak değeri olan doğal kaynaklar belli bir sermaye kesiminin çıkarı uğruna hızla tüketilmekte adeta yağmalanmaktadır. Aşırı tüketim doğal olarak aşırı üretimi gerektirir. Bu üretimler için doğaya daha fazla müdahale edilmektedir.  Bu müdahale; temiz su kaynaklarının kirlenmesi ve azalması, tarım arazilerinin yok edilmesi, iklim krizi ve salgın hastalıklar gibi tüm insanlığı direkt ilgilendiren felaketlere davetiye çıkarmaktadır. Sonuç olarak; ne kadar tüketim o kadar üretim, o kadar yıkım demektir. Bu kalkınma / büyüme anlayışı doğayı, yaşamı, hayatı yok etmektedir. Yaşamı ve hayatı seçmenin, doğayı korumanın bir yolu mutlaka bulunmalıdır.

Go to News Site