BirGün Gazetesi
Yaren ÇOLAK Rusya’da emek mücadelesinin bugün geçirmekte olduğu kabuk değişimini anlamak için süreci tarihsel bir perspektifle ele almak gerekiyor. Bu hareket, 1870’li yılların Çarlık Rusya’sında, serfliğin etkilerinin henüz silinmediği ve sanayileşmenin yeni başladığı fabrikalarda temellendi. O yıllarda Avrupa’da büyük bir siyasi hareketlilik vardı. Özellikle 1871 Paris Komünü, işçi sınıfının tarihte iktidarı ilk kez ele geçirdiği kısa ama etkili bir deneyimdi. Bu hareketin kanla bastırılması, Rus devrimcileri için hem büyük yıkım hem de doğuş oldu. Fransa’da Komün hareketi bastırılırken Marx’ın liderliğindeki Birinci Enternasyonal, işçi sınıfına şu temel prensibi aşılıyordu: "İşçi sınıfının kurtuluşu, ancak kendi mücadelesiyle mümkündür.” MOROZOV GREVİ Bu kurtuluşun ağları dönemin Çarlık Rusya’sındaki baskılar nedeniyle oldukça sessiz ve yeraltında örülmeye başlandı. Ve 1885 yılında Rusya emek tarihinin ilk büyük sarsıntısı olan Morozov Grevi ile gün yüzüne çıktı. Moskova yakınlarındaki dokuma fabrikasında patlak veren bu grev, Rusya'nın o güne kadar gördüğü en disiplinli ve kalabalık işçi eylemiydi. Yaklaşık 8 bin işçinin katıldığı grevde, işçiler sadece zam istemiyor, fabrikadaki keyfi para cezalarının kaldırılmasını ve çalışma koşullarının yasayla düzenlenmesini talep ediyordu. Çar Üçüncü Aleksander’in baskıcı yönetimi, örgütlü direniş karşısında geri adım atarak fabrikalardaki para cezalarını düzenleyen yasalar çıkarmak zorunda kaldı. Bu kazanım sadece ekonomik bir iyileşme değil, Rus işçilerinin örgütlü bir güç olarak rüştünü ispat etmesi anlamına geliyordu. Avrupa’da İkinci Enternasyonal kurulurken; Alman işçileri disiplinli sendikalar oluşturuyor, Fransız işçileri ise cumhuriyetçi değerlerle sınıf bilincini birleştiriyordu. Rusya’da ise faaliyetler fabrika zemininde ve gizli komitelerle ilerliyordu. DOĞU FIRTINASI 1886 yılında Chicago’daki Haymarket olayları Rusya’da da yankı buluyordu. Ancak o dönem Rusya’da 1 Mayıs günü sokağa çıkmak devlete doğrudan bir başkaldırı niteliğindeydi. Bunu bilen Obukhov işçileri 1 Mayıs 1901'de kitlesel olarak iş bıraktı. Fabrika yönetimi buna misilleme olarak, eyleme öncülük eden 26 işçiyi derhal işten attı. 7 Mayıs günü, atılan arkadaşlarının geri alınmasını ve günlük mesai saatlerinin düşürülmesini talep eden yaklaşık 5 bin işçi fabrika önünde toplandı. Yönetim müzakereyi reddedince işçiler fabrikayı bir direniş kalesine çevirdi. Çarlık yönetimi bu başkaldırıyı bastırmak için sadece polisi değil, atlı jandarmaları ve piyade birliklerini sahaya sürdü. İşçiler; ellerinde silah olmamasına rağmen sokaklardan söktükleri taşları kullanarak düzenli orduya karşı saatlerce barikatları savundu. Askerlerin kalabalığa doğrudan ateş açması sonucu aralarında çocukların ve kadınların da bulunduğu 8 işçi öldü, onlarcası yaralandı. Çatışma sonrası 800 işçi tutuklandı, eylemin elebaşları olduğu iddia edilen kişiler ise ömür boyu kürek mahkûmiyetine çarptırıldı. 1901 yılındaki Obukhov Savunması, Petersburg sokaklarında işçilerin taş ve sopalarla orduya direndiği, barikat savaşının artık bir ütopya olmadığının kanıtıydı. Artık Rus işçi sınıfı için geri dönüş yoktu. Ve 1905… 1905 yılının başında Rusya'da sınıfsal gerilim, ekonomik durgunluk ve Japonya karşısında alınan askeri mağlubiyetlerin yarattığı huzursuzlukla bir patlama noktasına geldi. Grev dalgası hızla yayılarak yaklaşık 200 bin işçiyi kapsayan bir boyuta ulaştı. İşçiler, hazırladıkları ekonomik ve siyasi talepleri içeren dilekçeyi Çarlık makamına iletmek amacıyla saraya doğru harekete geçti. Talepler arasında; ifade özgürlüğü, vicdan ve basın hürriyeti, toplantı yapma hakkı gibi doğrudan otokrasiyi hedef alan maddeler bulunuyordu. Ordu birlikleri, saray meydanına yaklaşan işçi konvoylarına ateş açarak karşılık verdi.1000’den fazla kişi öldü, 2000’den fazla kişi yaralandı. Ve o gün tarihe “Kanlı Pazar” notu düşüldü. BİRİKİM SÜRECİ 1905 Devrimi’nin kanla bastırılmasından sonra gelen o ağır baskı yıllarında, işçiler tıpkı bugün olduğu gibi apolitik bir sessizliğe gömülmüş görünüyordu. Ancak Lena, bu sessizliğin bir kabulleniş değil, bir birikme süreci olduğunu kanıtladı. Lena madenleri, Sibirya’nın derinliklerinde, medeniyetten kopuk bir bölgedeydi. Madenleri işleten şirket (Lena Goldfields), İngiliz ve Rus sermayesinin ortaklığındaydı ve devletle iç içe geçmişti. İşçiler burada sadece ağır çalışma koşullarıyla değil, tam bir "şirket kasabası" (company town) modeliyle hapsedilmişti. Madenler birbirinden kilometrelerce uzaktaydı. İşçilerin bir araya gelmesi fiziksel olarak imkânsız gibiydi. Ancak 1905’ten kalan "yeraltı tecrübesi" işçilerin zihnindeydi. Ve bastırıldı sanılan emek mücadelesi 1912’de eskisinden de daha gür bir şekilde yine meydanlardaydı. Grev haftalarca sürdü ve şirket ile devlet geri adım atmadı. Grev komitesinin tüm üyeleri tutuklanınca işçiler arkadaşlarının serbest bırakılması için silahsız bir yürüyüş başlattı. Ordu birlikleri kalabalığa doğrudan ateş açtı. Resmi rakamlara göre 270, işçi kaynaklarına göre ise 500'den fazla emekçi hayatını kaybetti. Lena katliamından sonraki iki yıl içinde grev sayıları rekor seviyeye ulaştı. Artık işçiler sadece çalışma şartları ya da düşük ücret için değil doğrudan Çarlığın devrilmesi için sokağa çıkıyordu. EKİM DEVRİMİ Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, İkinci Enternasyonal’i parçalayıp Avrupa işçi sınıfını baltalarken Rusya’da tersi yönde bir rüzgar vardı. Hatta 1917 Şubat’ında devrimi ateşleyen, Petersburg’daki tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçilerin "Ekmek!" çığlığıyla başlattığı grevler oldu. 1917 Şubat’ı ve ardından gelen Büyük Ekim Devrimi’yle iktidar artık fabrikadaki işçinin ve tarladaki köylünün elindeydi. Devrimden hemen sonra, 1918 yılında kabul edilen ilk Sovyet Anayasası ve Çalışma Kanunu, o dönem Batı Avrupa'da hayal bile edilemeyecek hakları yasallaştırdı. Sekiz saatlik iş günü resmen yürürlüğe girdi, yıllık ücretli izin hakkı tanındı ve dünyada ilk kez kapsamlı bir sosyal sigorta sistemi kuruldu. Fabrikalarda kontrol, Fabrika Komiteleri aracılığıyla doğrudan işçilere geçti. Bu dönemde işçi sınıfı, sadece üretimde değil devlet yönetiminin her kademesinde "işçi ve köylü müfettişlikleri" üzerinden denetim hakkı kazandı. Ekim Devrimi ile kurulan bu yeni düzen, işçi sınıfını devletin sahibi ilan etti. Ancak zamanla bu sistem, içeriden ve dışarıdan gelen baskılarla tıkanmaya başladı. Ekonomik verimliliğin düşmesi, yönetimin halktan kopuk, katı bir bürokrasiye dönüşmesi ve teknolojik yarışta Batı'nın gerisinde kalınması, Sovyet modelini derinden sarstı. NEOLİBERAL UYUŞTURUCU Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, Rusya’da emek mücadelesi için son derece karanlık bir dönemin, vahşi kapitalizm devrinin başlangıcı oldu. 90’lı yıllar, Yeltsin döneminin o meşhur "şok terapisi" altında Rus işçisinin mülksüzleştiği, sosyal haklarını kaybettiği ve devasa fabrikaların oligarklar tarafından yağmalandığı bir yıkım süreciydi. Oligark kapitalizmi, fabrikaları yağmalarken işçiyi de birer biatçıya dönüştürmek için her yolu denedi. 2000’li yıllarda Putin’in inşa ettiği istikrar illüzyonu, aslında emeğin üzerine atılmış bir ölü toprağıydı. Bu süreçte grev hakkını fiilen yok eden anayasalar ve dayanışmayı yasaklayan yasalar, Rus işçisini tam bir sessizliğe, bir tür apolitik hayatta kalma moduna itti. Ancak 2000’lerin başında neoliberal bir uyuşturucuyla uyutulan işçi sınıfı, bugün bir uyanış süreci yaşıyor. 2024 yılında Yekaterinburg’dan yükselen kurye grevleri, aslında 1885 Morozov işçileriyle aynı sınıfsal genetiği taşıyor. Kasım 2025’te Dimitrovgrad’daki nükleer şantiye sahasında, 300’ü aşkın işçinin devletin 'en prestijli' projesini durdurarak sergilediği irade ise Obukhov Savunması’nın modern bir yankısı. Yani Rusya’da emek mücadelesi doğmuyor, uyanıyor. O nedenle Rusya’da bu bahar bambaşka geliyor.
Go to News Site