Collector
1926’dan bugüne: Genel grevin yüzüncü yılında Britanya | Collector
1926’dan bugüne: Genel grevin yüzüncü yılında Britanya
BirGün Gazetesi

1926’dan bugüne: Genel grevin yüzüncü yılında Britanya

Semiha DURAK 4 Mayıs 1926 sabahı,  Britanya sessiz bir güne uyandı. Rayların üzerindeki hareketsiz trenler, hatlarda bekleyen tramvaylar, tekerlekleri dönmeden duran otobüsler…Fabrikalar çalışmadı o sabah, makineler durdu. Gazeteler basılmadı. Şehirlerin ritmi kaybolmuştu. Ve o sabah, belki de ilk kez, “işler ve günlerin” hiç de öyle kendiliğinden akmadığı gerçeği açığa çıktı. Hayatı her gün yeniden kuranlar vardı ve onlar durduğunda hayat da durdu. Yaklaşık 1,7 milyon işçi işi bıraktı. Britanya tarihinin ilk ve tek genel grevi başlamıştı. Britanya bugün,  bu tarihi grevin yüzüncü yılını kutluyor. 1926 Genel Grevi, neredeyse iki milyon işçinin sermayeye karşı ayağa kalktığı, olağanüstü bir güç gösterisiydi. Ama aynı zamanda bu gücün nasıl sınırlanabileceğini gösteren bir eşik, yarım kalmış bir ihtimal olarak da tarihe geçti. 4 Mayıs 1926’da başlayan ve dokuz gün süren Genel Grev, ülkeyi durma noktasına getirmiş; ancak Sendikalar Kongresi (TUC) liderliğinin grevi ani biçimde sonlandırmasıyla, özellikle madenciler uzun süreli bir lokavta terk edilmişti. Dönemin Komünist Parti metinlerinde, geri çekilmenin bir ‘zorunluluk’ değil, bilinçli bir tercih olduğu ve ‘reformist’ sendika liderliğinin, işçi sınıfının siyasal güç hâline gelmesinden duyduğu korku olarak değerlendirilmişti. Bu anlatılarda tekrar eden temel fikir, 1926’nın yenilgisinin kaçınılmaz olmadığı yönünde. Bu noktada, 1926’yı anlamak için biraz geriye dönüp bakmak gerekiyor. Önce, 1920’ye bakalım. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Britanya’nın Sovyet Rusya’ya müdahale ihtimali ortaya çıktığında, ülke genelinde “Eylem Konseyleri” kurulmaya başlamıştı. Sendikalar, işçi örgütleri ve siyasi yapılar etrafında şekillenen bu konseyler, yalnızca protesto ağı değildi; fiili bir koordinasyon mekanizmasıydı. Liman işçilerinden, demiryolu çalışanlarına kadar geniş bir kesim, askeri sevkiyatları engelleme hazırlığı içindeydi. Devletin dış politika hamlesi, doğrudan işçi sınıfının müdahalesiyle sınırlandırılmıştı. Bu deneyim kısa sürdü, ama etkisi kalıcıydı. İlk kez, işçi sınıfı yalnızca üretimi durdurma kapasitesiyle değil, siyasal süreci doğrudan etkileyebilme gücüyle ortaya çıkmıştı. Bu, klasik sendikal mücadelenin ötesine geçen bir andı:  tabandan yükselen, merkezi kontrolün ötesine taşan bir örgütlenme ihtimaliydi. 1926’ya gelindiğinde bu hafıza hâlâ canlıydı. Grev uzadıkça ve ülke çapında koordinasyon arttıkça, hareketin Eylem Konseyleri benzeri yapılara evrilmesi ihtimali güçleniyordu. Sendika liderliği için bu ihtimal, yönetilmesi zor anlamına geliyordu. Bu nedenle geri çekilme, yalnızca koşulların zorlamasıyla değil, aynı zamanda bu tür bir siyasal dönüşümün önüne geçme isteğiyle şekillendi. Nitekim uluslararası dayanışmaya mesafeli yaklaşım da bu çerçevede okunabilir. Sovyet işçilerinden gelen maddi destek teklifinin reddedilmesi, hareketin yönünü daraltmaya yönelik bilinçli bir tercihti. Aslında bu tür tabandan örgütlenme ve kolektif müdahale biçimleri daha önce de ortaya çıkmıştı. 1888’de Londra’nın Doğu Yakası’nda, Bryant & May kibrit fabrikasında çalışan kadınlar greve başladığında, onları temsil edecek güçlü bir sendikal yapı yoktu. Buna rağmen kurdukları dayanışma, birlikte hareket etmenin ve görünmezliği reddetmenin erken örneklerinden biri oldu. Kısa süre içinde bu deneyim başka sektörlere yayıldı ve 1889’daki liman işçileri greviyle birlikte daha geniş bir işçi hareketinin parçasına dönüştü. Louise Raw’ın Striking a Light adlı çalışması, kibritçi kadınların grevini yalnızca tarihsel  bir olay olarak değil, işçi hareketinin öncüsü olarak tanımlıyor. Raw’a göre 1926’daki genel grevi mümkün kılan şey, yalnızca sendikaların büyümesi değil, bu tür erken dayanışma biçimlerinin yarattığı birikim. 11 Nisan 2026’da, The Morning Star gazetesinin, genel grevin yüzüncü yılı için Londra’da düzenlediği ve konuşmacılar arasında Louise Raw’ın da olduğu konferanstaydım. Gün boyunca tekrar eden tema, sınıf siyasetinin zayıflamasından çok, onun geri çekildiği yerde ortaya çıkan boşluktu. Bu boşluk, özellikle 1980’lerin sonundan itibaren belirginleşti. Margaret Thatcher döneminde uygulanan politikalar yalnızca ekonomik bir dönüşüm yaratmadı; aynı zamanda işçi sınıfının kolektif örgütlenme kapasitesini de zayıflattı. Özellikle kuzeydeki sanayi kasabalarında bu dönüşüm kalıcı izler bıraktı. İş kaybı, güvencesizlik ve zayıflayan kamu hizmetleri yalnızca yaşam koşullarını değil, siyasal temsili de aşındırdı. Bir zamanlar güçlü sendikal ağlarla ifade bulan kolektif ses giderek parçalandı. Bugün Britanya’da işçi sınıfı daha parçalı ve daha az görünür biçimlerde varlığını sürdürüyor: lojistik depolarında, hastanelerde, restoranlarda, dijital platformlar üzerinden yürütülen güvencesiz işlerde… Üretim devam ediyor, ama onu gerçekleştirenlerin kolektif gücü eskisi kadar görünür değil. Son yıllarda demiryolu, sağlık ve kamu sektöründeki grev dalgaları, kolektif eylemin hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor. Ancak bu hareketlilik henüz bütünlüklü bir politik yön kazanmış değil. Tam da bu noktada ortaya çıkan temsil boşluğu, yalnızca ekonomik değil, toplumsal krizlerde de kendini gösteriyor. Louise Raw’ın konferansta vurguladığı gibi, bu boşluk çoğu zaman başkaları tarafından dolduruluyor. Raw, yalnızca bir tarihçi olarak değil, aynı zamanda bir aktivist olarak, geçmiş ile bugün arasında süreklilik kuruyor. Çünkü tarih, hâlâ devam eden bir mücadele alanı. Konuşmasında yalnızca kibritçi kadınlardan değil, kurucusu olduğu Survivors Against Fascism (Şiddet ve Tacizden Hayatta Kalanlar Faşizme Karşı) organizasyonundan da söz etti. Raw’ın çok çarpıcı bir tespiti vardı: çocuk istismarı mağdurlarının deneyimleri, bu durumdan çıkar sağlamak isteyen aşırı sağın yönlendirdiği bir araca dönüşüyor. Bu tespit, Telford’da yaşananlarla somutlaşıyor. İngiltere’nin Shropshire bölgesindeki bu kasabada, 1980’lerin sonlarından 2010’lara kadar,  yüzlerce genç kız sistematik biçimde istismar edildi. Daha sonra ortaya çıkan raporlar, bu çocukların defalarca yardım aradığını ama çoğu zaman polis ve sosyal hizmetler tarafından ciddiye alınmadığını gösterdi. Telford’un bu kadar merkezi bir örnek haline gelmesi tesadüf değil. Burası, sanayinin tasfiyesinin ardından düşük ücretli ve güvencesiz işlerin yaygınlaştığı tipik bir işçi sınıfı bölgesi. Yaşananlar, yalnızca bireysel suçların değil, bu sınıfsal güvencesizliğin ve uzun süreli ihmalin sonucuydu. Raw’ın ifadesiyle, buradaki ihmal tam da aşırı sağın doldurmak istediği boşluğa dönüşmüştü. Tommy Robinson’ın 2022’de başlattığı “Rape of Britain” kampanyası bu stratejinin en görünür örneklerinden biriydi. Bu kampanya, Telford’daki istismarı merkeze alarak kendisini mağdurların sesi olarak sunuyordu. “Kadınlarımızı ve kız çocuklarımızı koruyoruz” söylemiyle hareket eden bu yapı, kendisini devletin görmezden geldiği bir sorunun tek sözcüsü olarak sundu. Ama bu söylem, Raw’ın da vurguladığı gibi, bir perde işlevi görüyordu. İstismar vakaları, karmaşık toplumsal ve kurumsal bağlamından koparılarak,  özellikle göçmen karşıtı bir anlatının içine yerleştirildi. Hikâyesinin bu çerçevede kullanılmasını reddeden mağdurlar tehdit ediliyor, dışlanıyor ve hedef hâline getiriliyordu. İşçi sınıfının yaşadığı güvencesizlik, devletin geri çekilmesi ve kurumsal başarısızlıklar, bu anlatı içinde yeniden yazılıyor ama çözüm olarak sunulan şey sınıfsal dayanışma değil, dışlayıcı bir kimlik siyaseti oluyor. Ekonomik eşitsizlik, kamu hizmetlerinin çöküşü gibi yapısal sorunlar geri plana itiliyor. Her seferinde benzer bir hikâye kuruluyor: sorun sistemde değil, “diğerlerinde.” Bu yüzden Telford meselesi yalnızca bir istismar skandalı değil. İşçi sınıfının öfkesinin ve deneyimlerinin kim tarafından temsil edileceğine dair bir mücadele. Dayanışmanın, görmezden gelinen insanların  seslerini, onların hikâyesini kapsayacak şekilde yeniden düşünülmesi gerektiğini gösteriyor. 1888’de kibrit fabrikasında çalışan kadınlar yalnızca kötü çalışma koşullarıyla değil, görünmezlikle de mücadele ediyordu. Telford’da istismara uğrayan genç kadınların deneyimleri de, farklı bir tarihsel bağlamda olsa da benzer bir görünmezliğe işaret ediyor. Belki de yüz yıl sonra 1926’nın bize bıraktığı en önemli miras bir sorudur: Yalnız bırakılan işçi sınıfı, sahip olduğu gücü bir gün yeniden kullanmaya cesaret ettiğinde,  o gücü kim ve nasıl temsil edecek?

Go to News Site