BirGün Gazetesi
HALİL ÖZEN Edebiyatist Yayınevi tarafından okurla buluşturulan "Ben Güzel Miyim Suzan Teyze?" modern zamanların bireye dayattığı yalnızlığı, toplumsal yabancılaşmayı ve sevginin gerçek anlamını sorgulayan sarsıcı bir yapıt. Hem psikolog hem de özel çocuklar eğitim uzmanı olan Nevriye Başatlı, edebi kimliğini mesleki birikimiyle harmanlayarak okura yalnızca bir hikâye sunmakla kalmıyor; 1980'lerin bencil bireyciliğine karşı toplumsal bir ayna tutuyor. Başatlı, romanında kendi yaşamını ve ilişkilerini sorgularken, çok yakından tanıklık ettiği bir aşka, kuzeni Gamze ile Hasan’ın hikâyesine odaklanıyor. Bu hikâye, yalnızca iki insanın birbirine olan duygusal bağını değil; hayatın temel değerlerini, “bizden biri” olmayı ve aynı dünya görüşünü paylaşmanın dönüştürücü gücünü gözler önüne seriyor. BİR KİTAPLA BAŞLAYAN MERHABA Gamze ve Hasan’ın ilişkisi, üniversite koridorlarında, Gamze’nin elinde Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı varken gerçekleşen o ilk karşılaşmadaki "merhaba" ile filizleniyor. Bu kısacık an, iki gencin aynı dünya görüşünü ve değerleri paylaştıklarını anlamaları için yeterli oluyor. Bu sevgi, üniversite koridorlarından çıkıp sokaklara taşıyor. 1987'de YÖK’e karşı Aksaray’dan Beyazıt’a uzanan “14 Nisan Öğrenci Yürüyüşü” ve ardından Beyazıt Meydanı’ndaki açlık grevleri, bu birlikteliği büyük bir aşka ve bir ömür sürecek bir yoldaşlığa dönüştürüyor. Sedef, bu hikâyenin en yakın tanığı olarak ilişkinin para veya çıkar üzerine değil; sevgiye, fedakârlığa ve ortak bir emeğe dayandığına bizzat şahitlik ediyor. Ve Nevriye Başatlı romanda kahramanı Sedef’e: “Hasan’ın şansı, Gamze’nin gerçekten de Hasan ile aynı dünya görüşünü paylaşmasıydı. Ortak ilgiler, ortak yapılan eylemler insanları birbirlerine yaklaştırıyor, belki ilişkiyi kolaylaştırıyor” dedirtiyor. Sedef'in roman boyunca aradığı cevap ise şu soruda gizli: “Aynı dünya görüşünü paylaşmak ve mücadele arkadaşlığı, gerçek mutluluğun ve sevginin temeli mi?” Belki de bu sorunun içinde, geçmişte kurulamayan bir ilişkinin ve yaşanan hayatın derin bir sızısı, bir özlem de saklı. TEK BAŞINA VE BİRLİKTE YÜZEBİLMEK Başatlı’nın metni yalnızca bir hayıflanma veya nostalji değil; bilakis okuru kendi içine çağıran sarsıcı bir davet. Yazar, mutluluğun bu topraklarda, tüm acılara ve eksikliklere rağmen kendi sesimizi bulup Cengiz’in deyimiyle “tek başımıza yüzmeyi” öğrendiğimizde başladığını vurguluyor. Ancak Başatlı’ya göre sadece başlamak yetmiyor, bunu sürdürmek de gerekiyor. Gamze ve Hasan, işte tam da bunu başarmışlardır: Hem tek başlarına güçlü kalabilmiş hem de birbirlerine kenetlenerek hayat okyanusunda birlikte büyük bir dayanışmayla yüzmeye devam etmişlerdir. Aradan geçen 40 yıla rağmen ayakta kalan bu sevginin ardında, ortak mücadelelerle örülmüş büyük bir yoldaşlık yatıyor. TUTUNAMAYANLARIN EVRİMİ Türk edebiyatında "Tutunamamak" kavramı; bireyin topluma ve dönemin siyasi-sosyal yapısına uyum sağlama çabasını ve bu çabanın yarattığı derin yalnızlığı simgeliyor. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanıyla başlattığı bu gelenek, 1980 sonrasının toplumsal ve siyasal yapısında farklı bir boyut kazanarak Nevriye Başatlı’nın kaleminden; Ben Güzel Miyim Suzan Teyze? isimli yapıtında yeniden hayat buluyor. Romanın kahramanı Sedef, ruhsal yalnızlığında dolaşırken aslında hepimize tanıdık gelen o soruyu soruyor: "Görülüyor muyum? Seviliyor muyum?" Ancak bu görülme ve sevilme arzusu, sıradan bir ilgi beklentisi değil; ruhunun en gizli, en kırılgan köşelerinin sevdikleri tarafından gerçekten fark edilmesi. MASKELERİN ARDINDAKİ GERÇEKLER Nevriye Başatlı’nın roman kahramanı Sedef; kentli bir bakış açısıyla eğitimin ve meslek sahibi olabilmenin her şey olduğu, feodal bir baskıyla sevginin "cimri" kullanıldığı bir ailede ve ülkede yetişmiş. Gençliğini 12 Eylül darbesinin baskıcı ve “gemisini kurtaran kaptan” anlayışının hâkim kılındığı bir ortamda yaşamış. Özel çocuk eğitimi almış bir psikolog olan Sedef, romanda iyi bir gözlemci olduğunu "Üçüncü Göz" metaforuyla sıradan bir algının ve anlatımın ötesine geçerek gösteriyor. Bu göz, Sedef’in çevresindeki insanların -özellikle hayatındaki iki ana figür olan Tayfun ve Cengiz’in- göstermedikleri yüzlerini, sakladıkları hislerini ve en derindeki zaaflarını görmesini sağlıyor. Bu durum, yazarın duyarlılığının bir yansıması; yalnızca olayları değil, olayların altındaki duygusal sarsıntıları da kaydediyor. KIRILGANLIĞIN ANATOMİSİ Dışarıdan bakıldığında eğitimli, güzel ve mesleğinde başarılı bir kadın portresi çizen Sedef'in iç dünyasında sevgisini gösterip, kelimelere dökmeyen bir ailede büyümenin yarattığı derin bir boşluk yatıyor. Bu eksiklik, Sedef’i hayatı boyunca "Seviliyor muyum? Görülüyor muyum?" sorularının cevabını aramaya itiyor. Yazar, bu arayışı o kadar incelikli işliyor ki; karakterin ruhunun en gizli köşeleri sevdikleri tarafından fark edilmeyi bekliyor. Nevriye Başatlı’nın 2007-2010 arasında yazı kurulunda yer aldığı Her Şeye Karşın Edebiyat Sanat Düşün dergisindeki entelektüel duruşu da bu romanda kendini gösteriyor. Orwell’ın otoriteye ve sisteme karşı çıkışı ile Gandhi'nin insani değerleri, eserin arka planını besleyen temel taşlar olarak öne çıkıyor. “Ben Güzel Miyim Suzan Teyze?” diye soran Sedef, 1980'lerin topluma dayattığı bencil bireyciliğe ve darbenin yok ettiği insani değerlere karşı güçlü bir çığlık atıyor. “MÜKEMMEL” EVLİLİĞİN İÇİNİN BOŞALMASI Evliliğinin dördüncü yılında, dışarıdan "mükemmel" görünen o yuva, içeriden yavaş yavaş terk edilen ıssız bir eve dönüşüyor. Tayfun karakteri, ülkenin geleceğine dair "parlayan yıldız" senaryolarına ve pembe tablolara sığınırken, Sedef'in gerçekçi ve yer yer karamsar bakış açısı bu iyimserlikle çarpışıyor. Bu çatışma, uzlaşı yerine aynı evde iki ayrı dünyanın doğmasına yol açıyor. Sedef'in omuzlarındaki en büyük yüklerden biri de çevresine karşı oynamak zorunda kaldığı "mutlu evlilik" rolü. Bu maske, sorunları çözmek yerine onları daha derine gömmesine neden oluyor. Tayfun'un Kanada’ya taşınma müjdesi, aslında bitmekte olan bir hikâyeye eklenen zorunlu bir "mutlu son" denemesi ancak sorunları çözmekten ziyade okyanusun ötesine taşımaktan başka bir işe yaramıyor. BİR GELECEK KAYGISI Sedef için bu dünyaya bir can getirmek; uykuları kaçıran, vicdanı sızlatan ve derin sorumluluklar yükleyen bir durum. Eşi Tayfun, Sedef'in bu konudaki direncini hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz; onun bu "karamsar" düşüncelerini basit bir mizaç meselesi sanarak silebileceğini düşünür. Oysa Sedef'in kaygıları son derece rasyonel ve mesleki temellerden besleniyor. Yıllarca ilgilendiği özel çocukların yaşadığı zorluklara ve ailelerin tükenmişliğine bizzat tanıklık etmiştir. Hayatın bazen ne kadar acımasız olabileceğini en ön saflarda görmesi, dünyaya kusursuz veya sağlıklı bir bebek getirme ihtimalini onun için rastlantısal bir endişeden çıkarıp, her an gerçekleşebilecek ağır bir gerçeklik haline getiriyor. Sedef, geleceğe baktığında yalnızca belirsizlik değil, ekolojik ve toplumsal bir çöküş görüyor. “Böylesine karanlık bir tabloya masum bir ruhu hapsedip ‘yaşa’ demek, Sedef’e göre bir lütuf değil, bir ceza.” Tüm bu kaygılar ve gelecek korkusu içinde, evlat edinme fikri Sedef için çok daha insani ve makul bir kapı aralıyor. Sedef için annelik, biyolojik bir süreçten ziyade koşulsuz bir sahiplenme ve emek verme biçimi. İKİLEMLER VE İMKÂNSIZ “Ben Güzel Miyim Suzan Teyze"nin merkezinde, insanın iki farklı dünya görüşü arasında sıkışıp kalma hali yer alıyor. Sedef; kendisini heyecanlandıran ve yaşam enerjisi yüksek, ancak güven vermeyen şair Cengiz ile kendisini güvende hissettiren sakin ve ağırbaşlı Tayfun arasında kalıyor Aslında ikisini birleştirip tek bir sevgili yapma hayali kuran Sedef, zıt karakterlerin ve dünya görüşlerinin tek bir bütünde birleşemeyeceğini acı bir gerçekle fark ediyor: İki farklı nitelikteki yarım, aynı nitelikte bir bütün olamaz. Tayfun ile evlenen ve bu evliliği dışarıya mükemmelmiş gibi göstermeye çalışan Sedef için evliliğin dördüncü yılında duygusal kopuş başlıyor. Aralarındaki sorunların üzerini örtmek için Kanada’ya taşınma fikrine sarılsalar da, Tayfun'un orada onu aldatmasıyla bu illüzyon son buluyor. Türkiye’ye dönen Sedef, boşanarak kendi ayakları üzerinde durma kararı alıyor. DEĞİŞMEYEN YABANCILAŞMA Romanda fiziksel göçlerin ve farklı coğrafyaların ötekileştirilmeyi yok etmediği çarpıcı örneklerle vurgulanıyor: Sedef ve eşinin Kanada'ya giderken aktarma yaptıkları İngiltere'de, İngiliz polisi tarafından diğer yolculardan ayrılıp suçlu muamelesi görmeleri, sistemin ötekine olan ayrımcı bakışını gözler önüne seriyor.Tayfun ile Ermeni arkadaşı Adis'in ilişkisinin Kanada'da geçmişin siyasi yüküyle ("Ermeni soykırımını siz yaptınız" şeklinde suçlamasıyla) zarar görmesi romanın en trajik bölümlerinden biri. Tayfun ile Sedef'in Kanada'daki Adis’in evinde dört gün dahi barınamaması, Sedef için bu sürecin fiziksel bir değişimden ziyade ruhsal bir sürgün olduğunun kanıtı. Siyasi kutuplaşmaların en güvenilir bağları bile koparabilmesi, Sedef'in yalnızlık ve güvensizlik duygularını derinleştirir. Staj yaptığı özel eğitim okulunda Tanya tarafından görünmez muamelesi görmesi, isminin dahi kullanılmayıp sadece el işaretleriyle angarya işlere yönlendirilmesi ve en nihayetinde hakkını ararken işini kaybetmesi, bireyin sistem karşısındaki çaresizliğini temsil ediyor. “BU TOPRAKLARIN İNSANLARIYIZ” Romanın en çarpıcı noktalarından biri, modern insanın “başka ülkelerde kimlik kaybetme” pahasına aradığı mutluluğun beyhudeliği. Yazar, Sedef üzerinden bizlere mutluluğun coğrafi değil, ruhsal ve toplumsal değer yargılarına dayalı bir mesele olduğunu anlatıyor. Türkiye’ye dönüşünde Cengiz ile buluşmasında, Cengiz’in o sert ama öğretici uyarısı “Artık tek başına yüzmeyi başarmalısın Sedef!” sözü, birey olabilmenin ve o feodal karabasandan kurtulup kendi ayakları üzerinde durabilmenin güçlü bir çağrısı. KENDİ HAYATININ MERKEZİNDE Sedef'in ülkesine dönüşü, bir kaçışın veya biten bir maceranın ardından duyulan pişmanlığın değil; aksine uzun bir yolculuğun, yüzleşmelerin ve içsel hesaplaşmaların ardından gelen olgunlaşmanın miladı. Geçmişin gölgesinden ve ilişkilerin güvenli ama yanıltıcı boşluğundan sıyrılma anı, Sedef'in kendi ayakları üzerinde durmaya karar verdiği o dönüm noktası. “BÜYÜMEYE KARAR VERDİM” Sedef'in Türkiye’ye döndükten bir hafta sonra yakın arkadaşı Selin’le paylaştığı karar, onun içsel dünyasında ne kadar büyük bir değişimin yaşandığını gözler önüne seriyor: “Artık kimseye sığınmadan... Ne Cengiz’e, ne Tayfun’a... Tek başıma var olmayı başarabilirim. Çocuk kalmak istemiyorum artık. Hep birilerinin arkasına saklanarak yaşamak... bu ben değilim.” Bu sözler, Sedef’in bugüne kadar aradığı sevgiyi ve görülme arzusunu dışarıdaki figürlerde (Cengiz’in şiirinde ya da Tayfun’un "mükemmel" evlilik illüzyonunda) arama yanılgısından kurtulduğunun en somut ifadesi. KURTARICIYI DIŞARIDA ARAMAK Roman boyunca Sedef'i bir çıkmaza sürükleyen en temel duygu, dışarıdan bir elin gelip onu kurtaracağı beklentisi veya sığınma ihtiyacı oldu. Ancak Sedef'in vardığı son nokta şu: Beni kurtaracak tek kişi var. O da benim. Bu karar anı, onun ilişkileri ele alış biçimini de kökten değiştirir: Arkadaşı Selin’e sarılırken artık destek almak, "tutunmak" için değil; kendi ayakları üzerinde durmanın verdiği güçle sarılıyordur. Sedef, korktuğu hiçbir şeyi ertelemeyecek, sorunların üzerine cesaretle yürüyecektir. KENDİNE DOĞRU YÜRÜMEK Sedef’in içsel yolculuğu, "Gecikmiş de olsa; bu kez kendine gidiyordu" cümlesiyle taçlanıyor. Ne geçmişin travmaları ne de geleceğin belirsizliği onu durdurabilir. Sedef; kendi ayaklarının üzerinde, kendi hayatının tam ortasına doğru yürüyen, kendi kararlarının sorumluluğunu alan güçlü bir bireye dönüşmüştür. NEVRİYE BAŞATLI KİMDİR? 1964’te İstanbul’da doğdu. Özel bir bankada çalışan babasının tayinleri nedeniyle ilkokul üçüncü sınıfa kadar Anadolu’nun pek çok şehrinde yaşama imkânı buldu. 1973'te tekrar İstanbul’a döndü. 1981'de Erenköy Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji bölümüne girdi. Aynı bölümden 1985'te mezun olduktan sonra orta öğrenim kurumlarında rehber öğretmen olarak çalıştı. 1994-1998 arasında Kanada’da yaşadı. 1996'da Humber College’da; “Childrenwith Special Needs” diploma programına katıldı. Toronto’da orta öğretim kurumlarına devam eden Türk çocuklarıyla çalıştı. 2007-2010 arasında “Her Şeye Karşın” adlı edebiyat dergisinde yayın kurulu üyesi olarak çalıştı, yazıları da düzenli olarak aynı dergide yayınlandı. 2018'e kadar çeşitli anaokullarında gönüllü olarak İngilzce dersleri verdi. Kanser hastalığına yakalandı, iki yıl mücadele verdi, Nisan 2020'de pandemi döneminde yaşamını yitirdi.
Go to News Site