Collector
Tek kale oynama isteği | Collector
Tek kale oynama isteği
BirGün Gündem

Tek kale oynama isteği

Bugün, Türkiye’de toplumsal çıkarların söz konuğu olduğu ve geniş toplumsal ilgi uyandıran tüm yargı süreçlerine baktığınızda, ortak bir olgu söz konusu. O da, yargılayan tarafın yani “muktedir siyasi kampın” bu yargılamalarda adeta “avukatların ve basının buharlaşmasını dilemesi…” Arkasında “AKP – Recep Bey rejiminin” ve toplumsal çarpıklıkların bulunduğu siyasal ve sosyal içerikli tüm davaların, hem savunma hakkının sağlıklı biçimde kullanılamadığı, hem de gözlerden ırak, kamuoyunun mümkün olduğu kadar az bilgilendiği bir şekilde seyretmesini istiyorlar. Yargı mekanizması ve kolluğun işbirliği ile, daha soruşturma aşamasından başlayarak avukatlara yönelik sürekli bir “katı defans” hali göze çarpıyor. Suçlanan insanların ilk ifadelerinden itibaren, gözaltı ve tutukluluk süreçlerinden, dosyaya erişim taleplerinin sık sık engellenmesi de dahil olmak üzere, yargı mekanizması adeta “Size ne kardeşim? Biz alıp götürüp yargılarız. Siz karışamazsınız…” mantığı dikkat çekiyor. Zaten önemli siyasi içerikli davalar başta olmak üzere hemen her dosyada soruşturma evresinde savcılık makamının, “sanığın lehine olan delilleri de toplaması gerekliliğini emreden” mâlûm CMK 160/2 maddesi yok sayılıyor. Buna dikkat çeken avukatların tüm ısrarlı talepleri gözardı ediliyor. Kimi zaman, gündemdeki en büyük dava olan ve yakın siyasi tarihimizin en önemli siyasi içerikli yargılaması niteliğindeki İBB Davası ’nın baş sanığı Ekrem İmamoğlu ’nun avukatının “dosyayı kurcalaması ve yasal arızalara dikkat çekmesi” bile suç sayılarak, dünya adalet tarihine geçiyor Türkiye. Duruşmalar sırasında avukatların en temel haklarının, örneğin özgürce ve kısıtlamalara tabi olmadan müvekillerini savunma haklarının bile hakimler tarafından “lüks” sayılması ve olabildiğince engellenmesi de, “Siz olmadan ne güzel yürütürüz bu yargılamayı. Nereden çıktınız kardeşim?” mantığını gözler önüne seriyor. Yine İBB Davası’ndan örnek vermek gerekirse, bir yandan aylarca bekletildikten sonra 4,000 sayfayı bulan bir iddianame hazırlayan, onbinlerce sayfayı tutan “dolgu” ekleriyle, “tuğla yığınları” büyüklüğünde evrak oluşturan yargı, iş buna karşı aynı “hacimde ve yoğunlukta savunma” yapmak isteyen avukatlara “süre ve kişi kısıtlaması” getirerek, “Çok işimiz var. Uzatmayın. Zaman kısıtlı. Çabuk bitirmemiz lazım…” tavrı ile savunmanın elini kolunu bağlamanın derdinde görünüyor. Duruşmalardaki olağanüstü kısıtlama iklimi, avukatları isyan ettiriyor. Tamamen siyasi saikle açılmış ve muktedirin siyasi rakibinin önünü kesme amacı “bas bas bağıran” bir davada yapılan savunmalar “siyasi içerikli olmak ve davayla ilgisi bulunmamakla” suçlanarak engellenmeye çalışılıyor. İşin, kamuoyu tarafından duyulması ve anlaşılması tarafına gelirsek… Bu noktada da, zaten asıl görevi bu olan yazılı ve görsel medyaya olağanüstü boyutlarda engeller çıkarılıyor. Mahkeme salonlarına, hatta adliye binalarına girişte de, oradaki çalışma düzeniyle alakalı düzenlemelerde de, “Kardeşim. Sizi ne ilgilendiriyor bu işler? Ne yapacaksınız burada olup biteni izleyip, görüp, yazıp, anlatıp? Boşaltın burayı çabuk…” duygusu hâkim. Pek çok yargılamanın küçücük salonlarda yapılması, gazetecilerin bu durum bahane edilerek hep “kontenjan sınırlamalarına” takılması, örneğin İBB davası gibi devasa salonlarda görülen davalarda bile “yer sıkıntısı” yaratılması, “ille de turkuvaz kart (C. Başkanlığı İletişim Başkanlığı’nın tekelinde verilen) ısrarı” gibi kısıtlamalar, medya çalışanlarını canından bezdiriyor. Bu abuklukla ilgili yapılan tüm başvurular ise adeta “sağır duvarlara” çarpıp geri dönüyor. Oysa ki, profesyonel olarak habercilik yapan, yani işi haber toplayıp kamuoyuna yansıtmak olan kurum ve şahısların, “haber yapmaya yetkili veya yetkin olup olmadığına” bizzat siyasi iktidarın en tepesinin (Cumhurbaşkanlığı’nın ) karar vermesi gibi bir abukluğu izah etmek mümkün değil. Bir muhabir ya da yazar, bir haberi izlemekle görevlendirilmişse, ya da “freelance” statüsüyle bunu yapıyorsa, bu kişinin ve kurumunun “duruşma izlemesine, oradan haber geçmesine, yorum yazmasına” engel getirmek, bizzat T.C. Anayasası’nın 28’nci maddesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11’nci maddesine, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nin 19’ncu maddesine aykırı uygulamalar değil mi? Bütün bunları yaparak, rejim aslında hem savunma görevini yerine getirenlere yani avukatlara hem de kamuoyu adına süreci izleyip duyurma görevi ile mücehhez gazetecilere “Sizsiz ne güzel yapardık bu yargılamaları. Şak diye suçlar, tak diye yapıştırırdık cezaları. Ayak bağı oluyorsunuz bize!.. Düşün yakamızdan” mesajını veriyor. Ama… Yağma yok hanımlar beyler! Adliye binalarında jandarmalara ve polislere ittirip kaktırdığınız, yukarıda saydığım bu kutsal mesleklerin insanları, öyle kolay kolay pes edecek, teslim alınacak insanlar değil. Bunu öğrenmiş olmanız gerek. Siz, “tek kale maç” istiyorsunuz. Rakip takımın stoperlerini ve beklerini etkisiz bırakıp, istediğiniz gibi “gol atmanın” ve demokratik rejimlerde akıldan bile geçirilmesi mümkün olmayan faşizan uygulamaları “rutin” hale getirmenin derdindesiniz. Asla düşürmeyeceğiz gardımızı. Hem avukatlık mesleğinin, hem de gazeteciliğin bizlere yüklediği o onurlu misyonu sonuna kadar ve bihakkın yerine getirmek için var gücümüzle buradayız. Kavgamız şahsi ya da kurumsal değil, kamuoyunun hak ve özgürlükleri adına verilen bir kavga. Teslim olmayacağız!

Go to News Site