soL Haber
Aydemir Güler Bu mücadeleler ve benzerleri, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının şimdilik ortak vicdanını inşa ediyorlar. Gerisinin gelmesi, işçi sınıfının politik örgütlenmesinin büyümesi, solun toplumsal bir güce erişmesi engellenemez. Ve elbette her şey emekle başlar… Türkiye’nin, içeriden çok hissedilmeyebilen, uzaktan bakanları ise şaşırtan bir özelliği vardır. Daha doğrusu var-dı… 1 Mayıs’larda su yüzüne çıkardı bu özellik. O gün sergilenen canlılığı, heyecanı, gerilimi, kitleselliği görenler, merak edip öncesinde ve sonrasında sınıf mücadelesinin seyrine göz atarlarsa, aradaki çelişkiyi açıklamakta zorluk çekerlerdi! Öncesinde ve sonrasındaki hareketsizlik, o 1 Mayıs haberlerinin gerçekten Türkiye’ye ait olup olmadığı konusunda bile kuşku yaratabilir, uzaktan gözlemcilerde! Biz, genellikle içeride bunu çok hissetmeyebiliyoruz... Emeğin gününün hakkınca kutlanması için sol canı gönülden emek harcamış oluyor çünkü. Emeğimizden, onca uğraşla ortaya çıkarttığımız “bir günlük ürünümüzden” kuşku duymaya yanaşmayız çoğunlukla. Nasılsa, elbette ertesi yıl daha iyisinin yapılması için daha çok çalışacağızdır... Ortaya çıkan tablonun geri kalan 364 günle arasındaki tuhaf uyumsuzluğa takılırsanız, “iyi de neye yaradı” diye sorma tehlikesine bile düşebilirsiniz. Bu sorunun ele aldığı konu değil, ama kendisi yanlıştır. 1 Mayıs’ın kendine has, kendisiyle sınırlı bir gün olarak kalmaması, sınıf mücadelesinin bütününe güç katması için ilk yapılması gereken “emek vermektir.” Hiçbir şey yoktan var olmadığı gibi, hiçbir şey de yok olmaz; en ufak katkı bile boşa gitmez. “Değdi mi” sorgulaması enerji emmekten başka işe yaramaz! Ancak konu doğru sorularla ele alınmadığında, zamanla 1 Mayıs’ın sınıfımızın genel durumunu aşan canlılığından da eser kalmayabilir. Daha doğrusu, bu, artık bir olasılık değil. Bugün geldiğimiz nokta tam da budur. Türkiye 1 Mayıs’ının, uzaklardan bile ayırt edilen parlaklığını yitirdiğini kabul etmek durumundayız. * * * Parlaklık yitimi, sözcüklerin içerdiğinden farklı olarak hepten negatif bir değerlendirme sayılmasın. Yanıltıcı yansıların varlığını yitirmesi, 1 Mayıs’ın emekçi örgütlülüğüne dayanan, bu örgütlülüğü derinleştiren, politik değeri yüksek bir öze oturtulması için verilen uğraşın daha fazla önemsenmesi için pekâlâ bir fırsat olabilir. En gevşek, en dış çemberden başlarsak, 1990’larda DİSK’e paydaş olmayı deneyen sağcı konfederasyonlar 1 Mayıs’ı Anadolu kentlerinde gezdirerek önemsizleştirmeyi meslek edindiler. Onlar gideli beri organizasyonun merkezine yerleşen, DİSK’in diğer kurumsal ortaklarının bir anlamı varsa bile, o anlam alana yansımıyor! Tarihten aldığı meşruiyeti, sorumsuz bir mirasyedi edasıyla harcayan DİSK ise artık protestoların muhatabı oluyor… Gelelim “fırsat”a… Bu üzücü tablo yalnızca 1 Mayıs’ı emekçi halkın, işçi sınıfının örgütlülüğünün yükseltilmesi ekseninde ele alan bir dinamik yoksa devam eder. Ama böyle bir dinamik var! Öyleyse tablo geçici olmaya mahkûmdur. Dinamikten TKP’yi kast ettiğim açıksa da, eklemeliyim, böyle bir uğraşın solda başkalarını da etkilememesi düşünülemez. Yıllardır 1 Mayıs alanlarına sendikaların taşıyabildiğinden daha kalabalık ve daha gayretli emekçi kortejleriyle giren sol partilerin, “reklam kampanyalarında” ısrar etmeleri giderek zorlaşacaktır. 1 Mayıs’ı bir örgütlenme seferberliğine dönüştüren varsa, bu yolun takip veya taklit edilmesi de kaçınılmazdır. * * * Reklamın iyisi kötüsü olmaz denir, ama emekçilere dönük siyaset öyle bir piyasa değildir. Hamaset olsun diye söylemiyorum bunu… Sınıf siyaseti, emekçileri seyre, alkışa davetle olmaz. Hatta sadece bir buluşmaya çağırmakla da kalamaz. Sınıf siyaseti, emekçileri özne kılma güdüsüyle ayırt edilir. Kritik nokta şu ki; işçi sınıfı ya öznedir, ya da sınıf niteliğini yitirmiş bir kalabalık. Yüzeyi “tarayan” bir popülizm ile sınıf siyaseti farklı düzlemlerdir. Popülizm emekçileri özne olmaya çağırmak yerine, “orta sınıf” denilen katmanları heyecanlandırır. Türkiye’de birden fazla kere test edilmiştir ki, bu heyecan dalgası gelip geçici olmakta, geriye çekildiğinde bir şey bırakmamaktadır. Kalıcı olan, örgütlenmedir. Ancak kolaycı, kısa devre bir yol sınıf mücadelesinde işlemez. Bizim konumuzda da, sendikal çöküşün alan boşaltarak, otomatik bir biçimde sınıf örgütlenmesine imkân sunmasını kimse beklememelidir. Çünkü aslında çöküş değil, değişim söz konusudur. Aşağı yukarı geçen yüzyılın sonuna kadar, uluslararası komünist hareketin biçimlendirdiği “sınıf ve kitle sendikacılığı” gücünü örgütlülükten almakla kalmıyor, diğer akımları da peşinden gelmeye zorluyordu. İlk sahne aldığında “çağdaş” sıfatı yakıştırılan günümüz ana akım sendikacılığı ise kitlesiz, ama kurumsaldır. Başkentlerde şatafatlı binalar, hükümet ve sermaye temsilcileriyle, daha iyisi uluslararası paydaşlarla oturulan masalar sendikacılara asıl karakterlerini kazandırmaktadır! Ekonomik mücadele tanımı gereği egemen güçlerle pazarlık yapmaktır. Düzeni kökten değiştirmek, ücretli emek sömürüsüne son vermek ise gündeminin dışında, başka bir düzlemdedir. Ancak günümüzün sendikaları masadaki yerlerini emekçilerin mücadelesini söndürerek güvence altına alan bir ekol oluşturuyorlar. Bu ekolün özü, işçi sınıfını toplumsal hareketin temel aktörlerinden biri olarak değil, nüfusun dağıldığı sayısız alt-kimlikten biri olarak kabul etmeye dayanır. Yine de, örneğin 1 Mayıslarda mecburen alana çıkılması, yani kitle faktörüne başvurulması kaçınılmaz olabilmekte, bu durumda da “yuh” seslerinin yükselmesi kaçınılmaz olmaktadır. Sendikacılar bu sesten değil, “hâlâ” alanlara çıkma zorunluluğundan şikâyetçi olsalar gerek. Ancak alanların tümden “iptal edilmesinin” olanaksız olduğunu, 21.yüzyılın ilk çeyreği geride kalmışken, hepimiz çoktan görmüş olmalıyız. Yuhalamanın sorunu çözmediğini de… Sınıf mücadelesi sömürü düzeninin karşısında bir emekçi örgütlenmesi şekillendirerek verilir. Biricik yol, tekrar olacak, politik örgütlenmenin ağırlığını arttırmaktır. Bu ağırlık kitlelerin dolduracağı bir kulvarı mutlaka yeniden açacak. Bu arada sözünü ettiğim zamane sendikacılığının emekçilerin hak mücadelesinin bütününü kapsaması, başkasına alan bırakmaması düşünülemez bile. İşçi sınıfımız bu düşünceyi kovan kavga örneklerine her hafta bir yenisini eklemeyi sürdürmektedir. Yolun bu açıdan başlarındayız ve 1 Mayıs’ın aldatıcı parıltısının solmasına engel olamıyoruz. Yine de bilmeliyiz ki, çare 1976 ve 2010-2012 nostaljisinden veya diğer yıllara yayılan ağır bedellerin “romantize” edilmesinden geçmez. * * * Tarihimizi hatırlamak, hele önümüzdeki 1 Mayıs, büyük bir kırılmanın yaşandığı 1977’nin ellinci yıldönümüne denk geleceğine göre elbette zorunlu, hatta yararlıdır. Elbette tarihin içinden bir geleneği süzeceğiz ve yeni bir mücadele kültürünü ona referansla inşa edeceğiz. Romantikleştirmek ise burada saatleri geri sarmak anlamına gelir. Böyle bir davranış toplumla, bugünün somut emekçileriyle birlikte nefes alıp vermeyi unutan, bu anlamda kapalı bir tarikata, sekte dönüşen solcu toplulukları tarafından benimsenebiliyor. Bunlar, solun bir daha toplumsal bir olgu haline gelemeyeceğini kabul etmiş ve kendilerini sınıf mücadelesinin dışına çıkartmışlar demektir. Oysa gerçek hayatta madenciler yürümekte, haklarını almakta, köylüler direnmekte yağmacıları geri püskürtmekteler. Bu mücadeleler ve benzerleri, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının şimdilik ortak vicdanını inşa ediyorlar. Gerisinin gelmesi, işçi sınıfının politik örgütlenmesinin büyümesi, solun toplumsal bir güce erişmesi engellenemez. Ve elbette her şey emekle başlar… Not: Ortaklaşa dergisinin sekizinci sayısı Mayıs ayında çıktı. Yukarıdaki satırları, 1 Mayıs vesilesiyle işçi sınıfını konuşmaya yönelik bir çağrı sayın... Ama bu aralar bu konuyu ele almanın asıl ön koşulu, bana sorarsanız, dosya konusunu işçi sınıfı olarak belirleyen Ortaklaşa ’dır. Bu köşe yazısının da, derginin benzersiz kapsam ve içerikteki dosya sayfalarına bir ek olarak kabul edilip öyle okunmasını dilerim.
Go to News Site