Milliyet Yazarlar
1960’larda ders kitabı olarak okutulan “Ev İşleri Ders Kitabı”, bugün kaybettiğimiz bir gerçeği hatırlatıyor: Öğretim arttı ama eğitim geriledi. Peki aradan geçen yıllarda ne değişti? 6 Aralık 2025 tarihli yazımda, 1970 yılında basılan ve ortaokul ikinci sınıflarda okutulan “Ev İşleri Ders Kitabı”ndan söz etmiştim. Bu yazıya çok sayıda dönüş aldım. Özellikle eğitim sürecinde kitabı okuyanlar, “Bu kitap bizim hayatımızı yönlendirdi.” dediler. Üzerinde “Sınıf: 2” yazan bu kitabın birinci sınıflar için hazırlananın da neler işlendiğini merak ettim ve 1966 yılında basılan, ortaokul birinci sınıfında okutulan bu kitabı buldum. Zehra ve Mustafa Sayın tarafından yazılan kitabın basıldığı tarihlerde ülkemizin nüfusu 31 milyon civarındadır (24 Ekim 1965 sayımında 31 milyon 391 bin 421). 2025 yılında ise yaklaşık 86 milyon (9 Aralık 2025 sayımında 85 milyon 824 bin 854) olarak görülüyor. Aradan geçen 60 yılda nüfus neredeyse üç katına çıkmış. Benim kuşağımın ilkokul, ortaokul ve lise okuduğu dönemlerde önemli olan eğitimdi. Okuduğumuz dersler, bize bilgi aktarmanın yanı sıra eğitimimize de katkı sağlardı. Daha sonra, önce üniversite, ardından lise giriş sınavlarının test usulü yapılması eğitimi öğretime dönüştürdü. Elbette günümüzde anaokulu hariç on iki yıl süren eğitim hayatı boyunca çok şey öğreniyoruz. Ancak bu öğrendiklerimizin eğitimimize ne kadar katkı sağladığı tartışılır. Öğrenen ama eğitilmeyen nesil Geçen aylarda İstanbul Erkek Lisesi’nde meydana gelen olay, 500 tam puanla bu okulda okumaya hak kazanan öğrencilerin çok şey öğrendiklerini ancak yeterince eğitilmediklerini açıkça gösteriyor. Ülkemizin en çalışkan, test çözmede en başarılı çocuklarının gerekli eğitimden nasiplerini almadıklarını gördük. Ülkemizin çeşitli yörelerinden gelen ve akranları arasında en başarılı yüz elli öğrenci arasından bir grup, belki de hayatlarının en büyük hatasını yaparak okulun kız öğrencileri hakkında 507 maddelik bir taciz listesi hazırlıyor. Bunu duyan on birinci sınıf öğrencileri ise yatakhanelerini basarak bu öğrencileri hırpalıyor. 18 milyon öğrenci, ama nasıl bir eğitim? 2024 yılı verilerine göre ülkemizde okulöncesi, ilkokul, ortaokul ve lisede 18 milyon 710 bin 265 öğrenci bulunuyor. Bunca çocuğa bir şeyler öğretmek için çaba gösteriyoruz, ama ya eğitim? Sanırım bazı olaylara şahit oldukça bu öğretim sevdasından bir an önce kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunca yılın sonunda ortaya çıkan tabloya bakınca, ülkemiz kaynaklarının büyük ölçüde ziyan olmasına yol açan bu öğretim anlayışı yerine, belki daha az sayıda kişiyi kapsayan ama eğitimi öne çıkaran bir sisteme geçmek gerekiyor. Bir ders kitabının hatırlattıkları “Ev İşleri Ders Kitabı”nı okumak beni yukarıda dile getirdiğim düşüncelere sevk etti. Ancak bu yazıdaki muradım, bir dönem eğitimimize katkı sağlayan bu kitaptan bahsetmekti. Gelelim söz konusu kitaba. Ortaokul 1. sınıfta okutulan bu kitap altı bölümden oluşmaktadır. “Öğrenci Sağlığını Korumasını Bilir” başlıklı ilk bölüm, “Temizlik sağlığın temelidir” sözleriyle başlıyor ve bir doktordan yapılan alıntıyla devam ediyor: “Temizlik yalnız sağlığa hizmet etmekle kalmaz. İnsanların huyu, neşesi, vücuduyla veya dimağıyla (beyniyle) çalışabilmesi hep buna bağlıdır. Temizliğe dikkat edilmeyen köylerde tembellik, sersemlik, hile gibi fenalık eksik olmaz. Çünkü kirliliğin vücuda olduğu gibi ahlâk üzerine de fenalığı dokunur.” (s. 8) Bugün okullarda bize sağlık konusunda ne kadar pratik bilgi veriliyor ve bu bilgileri hayatımız boyunca nasıl kullanıyoruz? İkinci bölüm “Öğrenci Giyinişine Dikkat Eder”. Bu bölümde, giysilerde kullanılan kumaşlar anlatılıyor. Ne zaman ne giymeliyiz? Giyinişte zarafet ve sadeliğin önemi nedir? Giyeceklerde renk seçimi nasıl olmalı? Eğitimin kalbi: Üçüncü bölüm Bence bu kitabın en önemli bölümü üçüncü bölümdür. “Öğrenci Sevilen ve Sayılan Bir Şahsiyet Olmaya Çalışır” başlıklı olup “Sevilen ve sayılan bir kimsenin sahip olması gereken özellikler” alt başlığı ile devam etmektedir. “Herkesin bizimle aynı düşünüp aynı hissetmeyeceğini kabul etmek zorundayız. İnsanlar doğal güçleri, yaşayıp geliştikleri sosyal çevreleri icabı aynı konular üzerinde başka başka düşünebilirler. His ve fikirleri bizimkilere uymadığı için onları hafifseyip tahkir edemeyiz. Bize karşıt düşüncede olanlarla bir dereceye kadar, nezaket kuralları içinde tartışabiliriz. Fakat karşımızdakinin fikirlerinde ısrar ettiğini gördüğümüz zaman, tartışmayı hemen oracıkta kesmeli, konuyu değiştirmeliyiz.” (s. 59) Zaman disiplini ve “özgürlük” Dördüncü bölümün başlığı “Öğrenci Zamanını İyi Kullanır”. Yetişkin bir insan için günün yirmi dört saati üç eşit zaman dilimine ayrılır: sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku ve sekiz saat de güne hazırlık, yemek, ulaşım ve eğlence gibi meşguliyetlere, sekiz saatlik çalışma süresini de okul öğretimi ve derslerine ayırmalıdır. “Ev İşleri Ders Kitabı”nda bir öğrenci için sabah 7.00’den akşam 21.00’e kadar süren bir program verilmiş. Bizim kuşağımız neredeyse bu programa harfiyen bağlı yaşardı. Şimdilerde ise öğrencilere bu konularda örnek teşkil edecek bir yönlendirme olmadığını görmekteyim. Hemen herkes kendi bildiğine göre bir yaşam sürüyor. Hemen hiç kimse günlük bir programa bağlı yaşamaktan hoşlanmıyor. Bunun adı da “Özgürlük” olarak anılıyor. Toplumsal yaşamın unutulan kuralları Beşinci bölüm, “Öğrencinin Okuduğu, Çalıştığı ve Yattığı Yerlerin Sağlık Şartları”nı ele alıyor. Bu öneriler, kişisel olarak doğrudan uygulayabileceğimiz türden değil. Dileyen, ayrıntıları kitaptan okuyabilir. Altıncı bölüm ise günümüzde en çok dikkat etmemiz gereken kuralları ele alıyor. “Öğrenci Umumi Yerlerde Nasıl Hareket Eder?” Dikkat ederseniz, “Hareket etmeli” denilmiyor; doğrudan “Hareket eder” ifadesi kullanılıyor. Bu bölümde dile getirilen davranışlar birer öneri değil, ortak yaşamın zorunlu kuralları olarak sunulmuş. Bu tür davranışlar öğretimle değil, eğitimle kazanılır; yani şuuraltına yerleşen alışkanlıklar olmalıdır. Nitekim birçok düşünürün de belirttiği gibi, bu tür alışkanlıklar küçük yaşta edinildiğinde kökleşir ve hayat boyu devam eder. Bugünün sorusu “Umumi yerlerdeki davranışlarımız gerçek terbiyemizin tam bir ölçüsüdür. ‘Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına da öyle davran’ sözünü hiç unutmamak lâzımdır. Umumi yerlerde başkalarına kaba ve nezaketsiz davranırsanız, aynen karşılığını göreceğinizden şüpheniz olmasın.” (s. 84) Bu kitabı okuduktan sonra, “Aradan geçen elli dokuz yıl içinde ne oldu da ülkemiz insanları bu tür evrensel önerileri görmezden gelmeyi marifet saymaya başladı?” diye düşündüm. Bugün içinde yaşadığımız toplumda hemen herkes, kendi düşünceleri ve davranışlarının karşısındaki kişi tarafından kayıtsız şartsız kabul edilmesini bekliyor. Toplum sanki iki ayrı ülkede yaşıyormuş gibi, birbirinin düşüncelerine hiçbir saygı duymuyor. Keskin bir kamplaşma içindeyiz. Farklı düşünen herkes “Yandaş” olmakla suçlanıyor. Peki hangi yandaş? Eğer bir kişi yandaş olmakla suçlanıyorsa, karşısındaki kişinin de diğer yanda yer alması gerekir. Bu durumda her iki taraf da farklı yerlerde olsalar bile, “Yandaş” hâline gelmiş olurlar. Bazı terimleri kullanırken dikkatli olmak gerekir. Karşımızdakileri suçlayıcı ifadeler kullanmak, bizim de aynı şekilde suçlanmamıza yol açabilir. Eğitim mi, öğretim mi? Sanırım son elli yıldır eğitimin yerini öğretimin alması toplumda büyük bir dejenerasyona yol açtı. Artan genç nüfus belki bir şeyler öğreniyor olabilir, ancak eğitimden yeterince nasibini alamıyor. Zaman zaman dile getirdiğim gibi: “Dünyada en kolay şey öğüt vermek, en zor şeyi ise verilen öğüdü almaktır.” Okullarda dersler çoğu zaman öğüt verir bir tarzda işleniyor; ancak genç insanlar, bu öğütleri veren kişilerin sözlerinden çok davranışlarından etkileniyorlar. Gerek televizyon gerekse sosyal medya ve bunların tabii uzantısı olarak günlük hayat içinde, ne yazık ki eğitim giderek kaybolmuş durumda… Cevapsız sorular Bu yazıyı kaleme aldığım sırada Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki iki okulda akıl almaz olaylar yaşandı. Önceleri münferit olaylar hâlinde “Geliyorum” sinyali veren bu gelişmeler, ne yazık ki çok sayıda can kaybına yol açtı. İşte yıllardır sürdürdüğümüz öğretim anlayışının sonucu. Bu okullarda neler oluyor? Nasıl oldu da adı “Millî Eğitim” olan bir kurum, eğitimin önemini göz ardı ederek yalnızca öğretime odaklı bir yapıya dönüştü? Zehra Sayın-Mustafa Sayın, Ortaokullar İçin Ev-İşleri Ders Kitabı, Sınıf-I, İstanbul, 1966. 507 madde ve bir gerçek 507 maddelik bir taciz listesi… Dile kolay, beş yüz madde. Böylesi bir çalışma uzun zaman ve ciddi bir emek ister. Anlaşılan lise birinci sınıf öğrencileri, ders çalışma ve günlük aktivitelere katılma gibi sorumluluklarından artan zamanı bu listeyi hazırlamaya ayırmış. Bu öğrenciler, böyle bir listeyi hazırlayacak kadar öğrenim görmüş; ancak böyle bir davranışın yanlış olduğu konusunda yeterli bir eğitimi almamışlar. Ülkemizin en parlak beyinleri, olumlu şeyler üretmek yerine bir arada yaşadıkları kız arkadaşlarını taciz etmek için değerli zamanlarını harcamışlar. Bu davranışların eğitimden değil, çeşitli kaynaklardan edinilen yanlış bilgilerden kaynaklandığını düşünmekteyim. En iyi olduğunu sandığımız genç beyinler bazı şeyleri öğreniyor, öğrendiklerini uygulamakta hiçbir sakınca görmüyorlar. Bırakın hayret etmeyi, korkutucu bir durum yaşamaktayız.
Go to News Site