soL Haber
Tolga Binbay Ama ortada kutsal bir şey değil de hayat mücadelesi içinde akıl, sezgi, güven ve sabır ile yürütülmesi gereken kolektif bir emek var. Bu kolektif emek içinde anne, kendi biyolojisi, psikolojisi ve bakım verme kaynaklarıyla bebek-insanının zihnini, sonraki kişiliğini etkileyen önemli bir aktör. Ortaya çıkmakta olan yeni insan için anne, insanlığın kolektif tüm tarihsel ve güncel emeğinin çekirdek temsilcisi. İnsan bazı şeyleri zamanla ve geç anlıyor. Kendi adıma psikiyatride bazı şeyleri geç anlayabildiğimi artık daha iyi biliyorum. Zorluk benim zorluğumdu ve yapacak bir şey yoktu. Zor olan da aslında insanın bir bebek-insandan erişkin bir insana nasıl dönüştüğüyle ilgiliydi. Tam da psikolojiyle ilgiliydi yani. Psikoloji, bir bilim olarak insanın nasıl insan olduğunu anlatmaz mı? Zor anladıklarımın arasında işte, insanın insan olmasında “ annenin ” kaçınılmaz ağırlığıyla ilgiliydi. Anne önemliydi. Önemliymiş. Bunu çok önceden anlamış olmayı isterdim. Ama olmadı. Bilmek anlamaya yetmiyor ne de olsa.! Zaman ve belli bir pratik deneyim gerektiriyor. Bazı meslektaşlarımın mesleki eğitimlerine ve hatta daha da öncesine -evet, tıp fakültesine- bunu bir şekilde anlayarak (bir yerden öğrenerek değil, kendi hayatlarından bilerek, sezerek) başladığını düşünürsek aradaki farka dair yaşadığım zorluk, talihsizlik bir parça daha anlaşılabilir belki. Çünkü psikiyatride sorunları ve sorun yaşayanları anlamada yaşamın erken dönemindeki her şey merkezi bir yer tutuyor. Meslekteki çeyrek asıra yakın zamandan sonra bu dezavantajı daha iyi görebiliyorum: Anne önemli. Baba da öyle. Ama önce anne ! İnsanın ilk insanı, ilk bakımvereni ve ilk ortamı… Önemli. Zihnimiz için. Psikolojimiz için. İnsan olabilmemiz için. “ Anne ” insanın insan olma, insan haline gelme yolunda erken ve kilit bir yerde duruyor. Öyle ki neredeyse tüm yolu belirliyor, sonraki her adıma da rengini çalıyor. Anne’yi “bakım veren” olarak da okuyabiliriz. Yani mutlaka biyolojik anne olması ve bir kadın olması da gerekmiyor. İnsan, Homo Sapiens için böyle! Ve hatta primatlar için de… Ama konumuz bu değil. Zihnimizin şekillenmesinde erken deneyimlerin kaçınılmaz yeri ile ilgili konumuz. Önemi nereden geliyor annenin? Anne, insan haline gelmemizde (ve gelemememizde) neden merkezi bir yere sahip? Burada belki de dünyaya, insana, hayata, var olmamıza materyalist bir yerden bakanlar için küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor: Önemli olan bakım verenin kendisi kadar ve hatta ondan daha çok bebeğin/çocuğun, bakım veren bu ilk insan/nesne ile ilişkisi. Yani ilişki önemli. İnsan olma yürüyüşümüz ve o yürüyüş boyunca karşılaşacağımız zorluklar o ilişkinin içinde başlıyor. Dinamik, devinen ve birçok belirleyeni olan bir süreç bu. Ve sürekli yeniden karılan, kurulan bir denklem gibi. Psikoloji de burada başlıyor. Önemli olan sadece anne ya da sadece bebek değil. İnsanı insan haline getiren, uzun bir yolculuktaki ilk ilişki. Ve o ilişkinin içinde, çevresinde olup bitenler, duygular, zorluklar, kolaylıklar. Çünkü evrimsel iki mesele var: birincisi Homo Sapiens’in iki ayağı üzerine kalkmış olması. Ve ikincisi de dil/sözel iletişim becerisi. İkisi de damga vurmuş her şeye. Ayağa kalkmak erken doğuma yöneltmiş, dil ise duyguların düşünceye dönüşmesini, yaşamın hatırlanmasını, düşünülmesini ve erken (dil öncesi) deneyimlerin tüm yaşam üzerinde koyu bir iz bırakmasını. Her insan, ilk insanının karnında ve koynunda yoğrulur da diyebiliriz. Çünkü… Çünkü insan erken doğmakta, yeterince olgunlaşmadan. Diyebiliriz ki her insan prematür dür. Psikanaliz de bu erken doğum nedeniyle her insanı o eksik kalan zamandan ele alır. Hepimiz hayatta kalmak için en az üç yıl “ bir başkasına ” gereksinim duyarız. Tabii ki sonrası da var ama ilk aylar, ilk yıllar kritik. İnsan diğer yakın memeliler gibi yürüyebilir, konuşabilir halde doğacak olsaydı eğer, gebeliğin en az 23 ay sürmesi gerekirdi. Ama iki ayak üstündeki insan için gebelik dokuz ay sürüyor ve bebeğin dışarıda gelişmeye devam etmesi gerekiyor. İnsan zaten doğduktan sonra 10 aylık gibi emeklemeye, 11 aylık gibi yürümeye, diş çıkarmaya ve 12 aylık gibiyken de anlamlı kelimeler çıkarmaya başlıyor. Yani insan, bir “ yavru insan ” olarak ana rahmine düşmesinden ancak “iki yıl sonra” hayatta kalabilir hale geliyor. O da kalırsa… Öncesi ise bilinçdışı. Ve orada kişiliğimiz için çok merkezi süreçler işliyor. Diyebiliriz ki ilk bir yıl, insanın en uzun yılıdır. Sonraki her yıla da rengini çalan koca bir yıl o ilk bir yıl! Bu nedenle de ilk günler, ilk aylar, ilk yıl, insanın psikolojik gelişiminde, zihninin şekillenmesinde, duygularında, sonraki davranışlarında merkezi bir yer kaplar. Bir çekirdek, öz gibi. Sonrasındaki her şey o ilk çekirdeğin üstüne sarılır. İnsanın tüm hayatı neredeyse o ilk çekirdeğin şekliyle biçimlenir: Eğriyse eğri, doğruysa doğru, engebeliyse engebeli. Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in şu satırları çok da iyi anlatıyor meseleyi: “ Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever”. Evet! Ve devam ediyor Schreiner: “Her yerde okuyabilirsiniz [bunu]. Bütün ikilem de bununla başlar zaten. Daha doğrusu doğumla. İlk sevginin eşi benzeri yoktur, insanın içine işlemiştir ve yinelenemez. Salt duygusallıktan ve belki de aynı zamanda tembellikten çoğu insan ömrü boyunca o ilk sevgiye özlem duyar. ” Çok güzel! Çok doğru… İnsan, hayatı ilk nasıl yaşantıladıysa sonrasını da öyle yaşar: Kendisiyle, sevdikleriyle, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, insanlarıyla, doğayla, nesneleriyle. Ve evet, mesela ideolojisiyle, yaşam inancıyla, ilişkileriyle de... Sevmeyi çok erken öğreniriz ve öğrendiğimiz aslında çoğu zaman sevmemektir. Sevmemeyi sevmek sanarız! Öyle yaşarız. Çünkü! Çünkü insanın insan olması çetrefilli bir yoldur. Bir bebekten insan ortaya çıkaran o yol sabır, emek, destek, güven, zaman, dayanıklılık gerektirir. Fransız psikanalist J. Chasseguet-Smiergel’in sözüyle söylersek tüm bu ilk yıllar boyunca “ annenin işi zordur. ” İnce bir işçilik gerektirir: “ Dozu dikkatli bir biçimde ayarlanmış düş kırıklıları ve ödüller, çocuğu, bazı işlevlerin kazanılmasına ve belirli bir ‘varoluş biçimine’ bağlı birtakım doyumlardan, yenilerini edinmek üzere vazgeçmeye itmelidir. Gelişmesinin her evresi, çocuğun geriye [anne karnına] dönmeye özenmemesi için yeterli ödülü, ama aynı zamanda bu evrede durmaya (saplanıp kalmaya) özenmemesi için yeterli düş kırıklığını, kısacası, çocuğun gelişme basamaklarını tırmanmaya devam etmesini sağlayacak olan umudun korunmasını sağlamalıdır. ” İnsan az rastlanan örnekler dışında çoğunlukla, bir trajedinin içinde insan olur. Olabilirse! Tüm insanlık tarihinin en işlevsel yabancılaşması olan dinin ya da dine benzer düşünce dünyalarının anneliği kutsal ilan etmesine şaşırmamak gerekiyor: İnsanlık, insanı insan yapan bu ilişkinin kilit öneminin çok uzun zamandır farkında. Farkında ama bilmesi ancak bir yüzyıldır, yüz elli yıldır mümkün olabilmiş. O kadar! Öncesinde psikoloji de pedagoji de yok zaten. Öncesi sezgi, kutsallık, kötü şans, kader, doğal afet! O kadar. Bu anlamda hepimiz bin yılları geçirmiş eksik çocukların eksik torunlarıyız. Öyle ya da böyle! Ama ortada kutsal bir şey değil de hayat mücadelesi içinde akıl, sezgi, güven ve sabır ile yürütülmesi gereken kolektif bir emek var. Bu kolektif emek içinde anne, kendi biyolojisi, psikolojisi ve bakım verme kaynaklarıyla bebek-insanının zihnini, sonraki kişiliğini etkileyen önemli bir aktör. Ortaya çıkmakta olan yeni insan için anne, insanlığın kolektif tüm tarihsel ve güncel emeğinin çekirdek temsilcisi. Böyle de diyebiliriz. Büyük bir sorumluluk bu! Yalnız bırakılmaması gereken ama yalnız bırakılan... Ana rahminden ilk üç yıla ve ötesine uzanan ve insanı insan yapan (ya da yapamayan) bu ilişkiyi bir dans olarak düşünebiliriz. Orada annenin, o ilk insanın biyolojisi, zihni kadar bebek-insanın zihnini ortaya çıkaracak olan biyolojik gereksinimler de var. Ve bu dans havada, boşlukta olmaz. Dansın bir pisti, atmosferi, ezgisi, enerjisi vardır. Ve işte orada, o dansta, bebek-insan için baba devreye girer: Tüm dış dünyanın temsili olarak. Babanın zihninin bu ilk yıllar boyunca ve hatta öncesinden başlayarak anne ile bebek-insan üzerinde olması gerekir. Gerekir ama bu genellikle olmaz! İnsan olmaya doğru meşakkatli bir yol alan bu ilk ilişkiye/dansa baba dış dünya olarak damga vurur: Sevgisi, öfkesi, uzaklığı, yakınlığı ve o ilişkiye taşıdığı tüm soğuk, sıcak, sevecen, hırpalayan, kollayan dış dünya ile. Bir anlamda anne ile bebek arasındaki dansın mekanını ve hatta dansın kendisini de kaplar bu baba/dış dünya. Dans pistinin zeminini, ortamını koca bir toplumsallık, neredeyse tüm insanlık tarihi döşer. Sahne, pist, bir anlamıyla sınıfların ve sınıflar mücadelesinin sahnesidir. Orada her şey vardır: Kadınlık, erkeklik, birkiltekil, eşitsizlik, ezme, ezilme, yoksunluk, dışlanma, kolektif emek ve çeşit çeşit zorluklar, kolaylıklar. Biyoloji, vitamin depoları, emzirme, değersizlik, boş zaman, gelecek kaygısı, geçmiş hesaplar… Çocuğun biyolojisinin gereksinimleri, annenin biyolojisi ve bu ikisinin uyumu... İnsan, ilk insanıyla tüm bunların içinde ilişki kurar. Sonrası da buradan çıkar. Yeniden ve yeniden... Neredeyse tüm bir zihin, tüm bir hayat... Ve o pist, o müzik, o ahenk (ya da ahenksizlik), sınıfın ve sınıflar mücadelesinin pistidir. Tüm zemini, o koca toplumsallık, neredeyse geride kalan tüm insanlık tarihi döşer. Her insanın zihni, çok kolektif olarak ama bir o kadar da o kişiye, o ilişkiye, o tarihselliğe özgü olarak şekillenir. Dans bakidir; pist, ritim, atmosfer değişir. Sınıflar ve sınıflar mücadelesi ile! Bu anlamda Sovyetler Birliği’nde ve kısmen de Küba’da insan olmaya, aileye, kadınlığa, erkekliğe, evliliğe, birlikteliğe, anneliğe, babalığa, çocuk olmaya ve elbette ki çocuğun kolektif bir değer olmasına dair arayışları, buna imkân tanıyan cesur farklılıkları da hatırlamak gerekiyor: Yeni insan kadar yeni bir annelik, babalık ve çocukluk da mümkündü. Denediler. Kıymetini bilemedi insanlık. Ama halen de mümkün! Tüm bu toz duman içinde sevmek için çok erken dönemde yeterince sevilmek gerekiyordu. Gerekiyor! O sevgi için daha eskisi de gerekiyordu. Yan yana koyduğumuzda koca bir insanlık tarihi bu! Bizler de aslında bir parçasıyız o koca tarihin. Ama yine de... Kendi adıma, tüm bunları ve başka şeyleri, çok daha önce anlayabilmiş olmayı dilerdim. Ama bazı şeyler zamanla ve geç anlaşılıyor. Ne yazık ki! * Yazının başlığını Margit Schreiner’in “ Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları ” kitabından aldım. Alıntı yaptığım kitaplar ise şöyle: Margit Schreiner, Sevmek Dedikleri (çev. Serap Gülerçin Karlık). Yapı Kredi Yayınları. Janine Chasseguet-Smirgel, Ben İdeali "İdeal Hastalığı" Üzerine Bir Psikanaliz Denemesi (çev. Nesrin Demiryontan). Metis Yayınları. Waltraut Barnowski-Geiser ve Maren Geiser-Heinrichs, Zor Anneler - Yetişkin Kızlar ve Oğullar İçin Rehber Kitap (çev. Erol Özbek). İletişim Yayınları
Go to News Site