soL Haber
Berkay Kemal Önoğlu İnsanların kendi fikir ve kanaatlerinin gereğini korkmadan, çekinmeden, göğsünü gere gere yerine getirdiği bir siyasete ihtiyaç var. Siyasette açık bir kopuşa ihtiyaç var. Bu devrimci siyasettir. Oy tercihleri söz konusu olduğunda, her ölçekte genel ve yerel seçimleri içine alan o malum mecburiyet hissi ne kadar yaygınlaştı, öyle değil mi? Seçmen değil, mahkûmlardan söz ediyoruz sanki. Özellikle gençler için ne kadar acı bir tablo bu. Pek çoğu, belki de hayatlarında en fazla özgüven kazanmaları gereken dönemde, tabiri caizse ters ayakta yakalanıyor. Göğsünü gere gere “Bu partiye oy verdim, çünkü savunduğu fikirler benim dünya görüşümle örtüşüyor” diyeni mumla arayacak noktaya geldik. “Öteki daha kötü” diyerek, burnunu kapatıp oy veriyor millet. İnanın ki bu sadece CHP seçmenine özgü bir durum da değil. AKP’ye oy veren milyonlarca işçinin, çiftçinin içinde de benzer bir “Fark ediyoruz ama ne yapalım?” duygusu hâkim. Kimse kendi partisinin kadrolarına, dürüstlüğüne, ahlaki temizliğine tam anlamıyla kefil olamıyor. Siyasetten anlaşılan artık çoğunlukla bir şey savunmak değil; karşı tarafa saldırmak ve kendini mazur göstermek… Korku, nefret ve mecburiyet üzerinden yürüyen bir düzen bu. İnsanları kendi fikirlerinin arkasında durmaktan uzaklaştırıyor; hiç onaylamayacakları figürlere, siyaset esnafına, kalantorlara razı olmaya zorluyor. İnsanlarla bire bir konuşunca bu daha net görülüyor. Oturup oy verdiği partinin programını tartışamıyorsun. “Sen neyi savunuyorsun?” diye sorunca başka, “Partin neyi savunuyor?” diye sorunca bambaşka cevaplar geliyor. Zaten ortada gerçekten bir parti mi var, yoksa ne zaman ne için çalıştığı belli olmayan devasa kampanya makineleri mi, o bile tartışmalı. “Neden böyle?” diye soruyorsun. Hemen aynı cümleler geliyor: “Türkiye sosyolojisi”, “seçim matematiği”, “stratejik oy”… Kısaca ilkesizlik makyajlanıyor. İnsanlar savundukları değerlerin toplumda karşılık bulmayacağını düşündüğü anda o değerlerden vazgeçiyor. Ya da bu seçim sistemi, siyasi partiler kanunu ve atmosfer insanları böyle düşünmeye zorluyor. Sonra da ortaya tuhaf bir yarış çıkıyor: Sağcılaşma yarışı, tarikatlara şirin görünme yarışı, patronlara daha fazla yaranma yarışı, NATO’ya daha fazla güven verme yarışı… Bir bakıyorsun 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş’ler için çıkılıyor ve tam bağımsızlık sloganları atılıyor ama partinin mutfağında kadrolu NATO’cular cirit atmaya devam ediyor. Sabah 1 Mayıs meydanlarında emeğin iktidarı nutukları çekiliyor, akşam holding mantığıyla yönetilen belediyelerde ihale hesapları dönüyor. Bir gün Nazım Hikmet paylaşılıyor, ertesi gün Necip Fazıl güzellemesi yapılıyor. Bir tarafta Machado’ya tebrikler, diğer tarafta Erdoğan’a “Sen meşruiyeti ABD’den alıyorsun” lafları aynı anda havada uçuşuyor. Sonunda ortaya ne olduğu belli olmayan, omurgasız, şekilsiz bir siyasi yapı çıkıyor. İdeoloji yok. Program yok. Net bir yön yok. Muhalefetin sistemi restore edeceğini, iktidar programının bu olduğunu söyleyenler var. İyi de hangi sistemi, ne yönde restore edecekmiş? Gençlerin gelecek göremediği, emeklinin açlık sınırında yaşadığı, barınmanın bile krize dönüştüğü bir düzeni mi? Türkiye’de servetin büyük bölümü küçük bir azınlığın elinde. Genç işsizliği yıllardır yüksek. İyi bölümlerin mezunları asgari ücret civarında iş bulabildiğine şükrediyor. İnsanlar ev kiralayamıyor, geleceğini planlayamıyor. Bu sistemi restore mi edelim, yoksa yıkıp yeni bir sisteme mi geçelim; çıkıp bunu soralım insanlara. Restorasyonu savunmak da emekçiye, emekliye düşmedi… Patronlar memnun, siz merak etmeyin. Zaten toplumdaki büyük tahribatın bir boyutu da bu. İnsanlar artık kendi öncelikleri etrafında değil, bir şeyin karşısında ve bin bir türlü kötülüğü veri kabul ederek denge aramaya koyulmuş durumda. Oysa kimse cumhuriyetçilikten, emekçiden, anti-emperyalizmden yana esnemiyor ve esnemeyecek. Kimse “Aman şu laikleri küstürmeyelim” demeyecek. Sonuçta ortada bir yarış varmış gibi görünecek ama herkes aynı şeyleri söyleyecek. Böyle gitmez. Biz anlatacağız; laikliğin neden Türkiye’ye lazım geldiğini, nasıl tutarlı bir anti-emperyalist çizgi yaratılacağını, emekçilerin cumhuriyetini… Biz anlatacağız, dönüştüreceğiz, ikna edeceğiz ve harekete geçireceğiz. Siyaset böyle yapılır; anlamı budur, değil mi? Ortada ortak bir gelecek fikri kalmazsa, geriye sadece kötünün daha kötüsünü engelleme psikolojisi kalır. Bu psikolojiyle hiçbir yere varılmaz. “Bizimkiler çalıyor ama onlar kadar değil.” “Bizimkiler liyakatsiz ama şeriatçı değil.” “Bizimkiler yanlış yapıyor ama ötekiler ülkeyi batırır.”... Bu cümleler artık istisna olmaktan çıktı, memlekette siyasi ahlakın yeni standardı hâline geldi. Çıta sürekli aşağı çekiliyor. Dürüstlük, ilke ve tutarlılık siyaset sahnesinden silindikçe umut değil, tiksinti saçılıyor etrafa. İnsanların kendi fikir ve kanaatlerinin gereğini korkmadan, çekinmeden, göğsünü gere gere yerine getirdiği bir siyasete ihtiyaç var. Siyasette açık bir kopuşa ihtiyaç var. Bu devrimci siyasettir. Özellikle gençlerin ve kendisini “mecbur” hisseden milyonların artık bu psikolojik kuşatmayı sorgulaması gerekiyor. Mesele, nasıl bir ülke istediğini açık açık söyleyebilmek. Ne dediği belli, omurgalı, dürüst bir siyasi çizgiyle, kendinden emin bir biçimde iktidarın karşısına dikilebilmek. Kimseye borcu harcı, verilmiş sözü, arkasında hesabı olmayanlar hesap sorabilir. Soracaktır da.
Go to News Site