Milliyet Yazarlar
, Bu sabah birçok evde aynı telaşın yaşandığını hissediyorum. Birazdan bir buket çiçek alınıp annenin kapısı çalınacak. Ya da bir telefon açılacak. Uzak bir şehirdeyse görüntülü konuşulacak. Bu dünyadan göç eylediyse de özlemle fotoğrafına uzun uzun bakılacak. Anneler Günü böyle bir gün. Bir yanıyla çiçek, kahve, sarılma, çocuk sesi. Öbür yanıyla eksiklik, pişmanlık, iç sızısı. Çünkü anne dediğimiz kişi, hayatımızın varlık nedeni. Daha dünyaya gelmeden bize hayat veren bağ, konuşmayı bilmeden tanıdığımız ilk yüz, ilk koku, ilk ses. Ama annelik üzerine konuşurken dikkatli olmalı. Çünkü anneleri sevince onları yüceltmemiz gerektiğini sanıyoruz. Oysa bazen yüceltmek de ağır bir yük olur. “Anne fedakârdır” deriz. Doğru, çoğu anne fedakârlık eder. Ama bu cümle zamanla başka bir şeye de dönüşebiliyor: Anne yorulmaz. Anne istemez. Anne kırılmaz. Anne hep yetişir. Anne hep affeder. İşte orada sevgiyle baskı birbirine karışıyor. Eskiden çocuk biraz evin, biraz mahallenin, biraz büyükannenin çocuğuydu. Kapı önünde büyürdü. Komşu görürdü. Teyze azarlar, dede kollardı. Anne yine merkezdeydi elbette, ama bakımın yükü daha geniş bir dünyanın içinde dağılırdı. Modern zamanlarda çocuk daha kıymetli, daha hassas, daha fazla izlenmesi gereken bir varlığa dönüştü. Cumhuriyet’le birlikte sağlıklı, temiz, eğitimli, terbiyeli çocuk fikri yeni ailenin merkezine yerleşti. Çocuk artık geleceğin yurttaşıydı. Bu gelecek tasarımının en yakın görevlisi de anne oldu. Büyükanne bilgisi yavaş yavaş geriye çekildi. Onun yerine doktorun, öğretmenin, kitabın, uzmanın bilgisi geçti. Anne çocuğu sevmekle kalmayacak, onu doğru besleyecek, doğru büyütecek, doğru okula hazırlayacak, doğru insan yapacaktı. Bugün bu yük daha da arttı. Artık anneden iyi yemek yapması, çocuğun üstünü temiz tutması beklenmiyor. Çocuğun ekran süresini ayarlaması, psikolojisini takip etmesi, okul başarısını izlemesi, dijital dünyadaki riskleri görmesi bekleniyor. Çocukta bir sorun varsa ilk sorduğumuz soru hâlâ çoğu zaman aynı: Annesi nerede? Babayı çoğu kez “yardım eden” kişi gibi görüyoruz. Anne ise hâlâ “asıl sorumlu” kişi. Oysa çocuk büyütmek yardım edilecek bir iş değil, birlikte taşınacak bir hayat. Buna rağmen birçok evde görünmeyen bir defter var. Doktor randevuları o defterde. Öğretmen mesajları orada. Eksilen çorap, yaklaşan sınav, bozulan moral, gece yükselen ateş, sabah düşmeyen kaygı… Bu defteri çoğu zaman anneler tutar. Bu yüzden Anneler Günü’nde anneliği kutsayıp geçmek bana eksik geliyor. Çünkü kutsallık bazen annenin insan olduğunu unutturuyor. Anne de yorulur. Anne de pişman olur. Anne de sıkılır. Anne de bazen kendi hayatını özler. Anne de bazen sessizce bir kapının arkasına geçip nefes almak ister. Bunları söyleyerek anneliği küçültmeyiz. Tam tersine anneliği daha gerçek kılarız. Zira, anneliği büyük yapan şey, çoğu zaman kimsenin görmediği o sessiz dayanma gücü. Bütün yorgunluğuna rağmen sabah yeniden kalkabilmek. Kırgınken çocuğunun saçını okşayabilmek. Korkarken belli etmemeye çalışmak. Kendi kaygısını yutup çocuğuna cesaret verebilmek. Ama toplum olarak burada kendimize de bakmamız gerekiyor. Anneleri yılda bir gün çiçekle hatırlamak kolay. Zor olan, onların yükünü yılın geri kalan günlerinde hafifletmek. Kreşi erişilebilir kılmak. Çalışan annenin suçluluk duymadan izin kullanabilmesini sağlamak. Babayı evin misafiri değil, bakımın gerçek ortağı yapmak. Yoksul annenin sevgisini imkânsızlıkla sınamamak. Çünkü annelik sadece annenin kişisel meselesi değil. Bir toplumun çocukla, bakım emeğiyle, kadınla, aileyle ve gelecek fikriyle kurduğu ilişkinin aynası. Bu pazar annemizi arayalım. Elini öpelim. Hayattaysa sesini duyalım. Hayatta değilse içimizden onunla konuşalım. Ama bir şeyi de unutmayalım: Anneler melek olmak zorunda değil. İnsan olduklarını, yorulduklarını, bazen eksildiklerini ve bütün bunlara rağmen bizi sevmekten vazgeçmediklerini görelim yeter.
Go to News Site