Collector
Her şey güzel olacak mı? | Collector
Her şey güzel olacak mı?
BirGün Gazetesi

Her şey güzel olacak mı?

The White Lotus’un ikinci sezonunda geçen (bir yıl sonra Magarsus adlı yerli dizide bire bir kopyalanan) bir diyalog vardı. Genç kız dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunu ve her şeyin mahvolduğunu anlatıyor, erkek arkadaşı da “Saçmalama, insanlığın en mutlu çağında yaşıyoruz. Şu an her şeye sahibiz” diyor. Louis CK bir şovunda kıtalararası yolculuk için uçağa binen insanları anlatır. Yolcular son derece mutsuz görünürler: “Uçak neden hâlâ kalkmadı? Koltuğum yeterince rahat değil. Havalandırma tam yüzüme üflüyor, lanet olsun.” Birazdan içinde oldukları metal araç havalanacak ve 10 saat sonra dünyanın öteki ucunda bir kente iniş yapacaklar. Eskiden insanlar bu mesafeyi ilkel şartlarda, ölümle burun buruna, bir yıl sürebilen yolculuklarla alabiliyordu. Şu an bir mucizenin içindesin ve koltuğun rengi için öfleyip püflüyorsun. Asya kıtasında yaklaşık 2 milyar insan, bundan elli yıl önce temiz suya ulaşamıyordu, sağlık sistemi ve sosyal güvence yok denecek seviyedeydi, insanlar üç ailenin bir arada yaşadığı kutu gibi barınaklarda tek tip yemek yiyip açlık sınırında yaşıyorlardı. Şimdi retina taramalı kapılarını açıp evlerine giriyorlar ve ışıltılı şehir manzarasını izleyip şaraplarını yudumluyorlar. ∗∗∗ Hindistan’ın bir kısmı, Pakistan ve Bangladeş’in büyük kısmı hala “elli yıl öncesi” standartlarında yaşıyor olsa da, Asya kıtasının çoğunluğu bugün Avrupa düzeyinde yaşam kalitesine sahip. İçme suyu, sağlık, ulaşım, barınma, kent hayatı, nereden bakarsanız bakın her alanda Avrupa’yla eşitlik hatta üstünlük var. Dünya gerçekten kötüye mi gidiyor? Türkiye genişliğine oranla bir hayli boş bir ülke. Nüfusun yarısından fazlası en büyük 12 kentte yaşıyor. Ankara’nın doğusunda aracınızla geziye çıktığınızda size bomboş araziler eşlik eder. Çölde sürdürülebilir hayat kurmaya çalışan ülkelere gidince, Anadolu’da “çorak, taşlık, susuz” diye bir kazma bile vurulmamış uçsuz bucaksız topraklarımızın haline acırsınız. Gerçekte Türkiye’nin en elverişsiz görünen bölgeleri bile İsrail veya Suudi Arabistan’ın en “bereketli” bölgelerinden daha iyi durumda. Akdeniz ve Ege ile öyle şımarmışız ki, Karadeniz’i deniz turizmine yakıştırmayız. Oysa ülkemiz Karadeniz’in en güneyinde, doğal olarak en sıcak yerinde. Sinop’ta deniz ve plaj odaklı lüks bir otel yapmak kimseye mantıklı gelmezken, Sinop’un 500 km kuzeyinde Karadeniz’in öteki ucundaki Odesa’da Antalya benzeri plaj otelleri sıralanır. Planlı bir sistemde Türkiye’nin nüfusu 200 milyon kişiyi bile rahatça kaldırır ve yine planlı bir sistemde zaten aşırı kalabalık olan kentler daha da kalabalıklaşsın diye değil, o bomboş arazilerde dengeli bir büyüme modeli oluşturulsun diye çalışılır. Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerin tamamı dengesiz nüfus artışının etkilerini yaşar. Kırsal kesimde yaşamakta zorlanan yoksullar, taşı toprağı altın büyük şehirlere göçer. Önce erkekler gelir ve bekar hanlarında yatıp, sosyal güvencesiz işlerde çalışarak ailelerini getirebilecek bir birikim yaparlar. Bu çaba bazen bir neslin ömrünü yer. İkinci nesil çocuklar kentte doğar ve büyür. Bu neslin de “yerleşik kentli” akranlarına göre şansları düşüktür ama anne ve babalarından görece olarak daha iyi yaşarlar. Sonra üçüncü nesil doğar. Bu üçüncü nesil artık kentlidir. Yeterli eğitim ve vasıflı iş bulma şansları kentte yaşayan denk gelir gruplarındaki akranlarıyla hemen hemen aynıdır. ∗∗∗ Köyden kente göç eden insanlar ayakta kalmak için çalışmayı, sabretmeyi, tutumlu olmayı, fırsatları kollamayı, gruplaşmayı hızla öğrenirler. Ekmeği aslanın ağzından almaya çalışan milyonlar önce iş, sonra güç sahibi olur. Bu değişimi analiz edemeyen veya hazmedemeyen “eski kentliler” ile “sonradan gelmeler” arasında çatışma, dengesiz nüfus artışı sürdükçe devam eder. AKP bu çatışmanın siyasi sonucu olarak doğdu ve büyüdü. Siyaset ve sosyoloji arasındaki ilişki tavuk ve yumurta arasındaki ilişkiye benzemez. Sosyoloji siyaseti net biçimde belirler ama siyasetin sosyolojiye etkisi sanıldığından çok daha az. Bir liderin çıkıp her şeyi değiştirdiği miti her zaman en kestirme anlatım ama gerçekte o lider değişimi yaratan kişi değil, değişimin sonucu olan kişi. Dengesiz nüfus artışı, milyonlarca insanın kontrolsüz biçimde sömürülmesi ve zorlanması sonucu bir ekonomik büyüme yaratır. Maaş hesabıyla satın alma gücünü anlamaya çalışan ekonomistler, kayıt dışı ekonominin, takas ekonomisinin ve en önemlisi rant ekonomisinin yarattığı ölçüsüz zenginliği pek hesaplayamazlar. Nüfus arttıkça bu zenginlik de artar. Türkiye nüfusu 2050’lerde düşmeye başlayacak. Yüz yıl sonra Türkiye nüfusu 50-60 milyon arasında olacak. Nüfus baskısıyla beraber rant ekonomisi azaldıkça, bu süreci yaşayan tüm ülkelerde olduğu gibi daha planlı, daha ölçülü, daha adil bir sistem egemen olacak. Sosyolojideki değişim, siyaseti de şekillendirecek. Bunun kaçarı yok. ∗∗∗ 2080’lerden itibaren dünya nüfusu da (14. Yüzyıldaki veba salgınlarından beri) ilk kez azalmaya başlayacak. Çin’in nüfusu yarı yarıya düşecek örneğin ama Çin dünyanın en büyük ekonomisi olmaya devam edecek. Afrika nüfusu yüz yıl önce dünyanın %10’uydu, bugün %20’si. Yüzyıl sonra dünyada yaşayan her iki kişiden biri Afrikalı olacak. Su arıtma, deniz suyunu tatlı suya dönüştürme, güneş enerjisi ve transport teknolojileri geliştikçe dünyanın merkezi Afrika’ya kayacak. Yazık ki bu arada nesiller heba olacak. Asya’nın çektiklerini Afrikalılar bu dönemde yaşayacaklar. Afrika’da diktatörler, satılmış liderler, toplu katliamlar artacak, her şey çok zor olacak ama sonunda her şey olmasa da pek çok şey güzel olacak. Bolca patinaj, bolca acı ama sonunda su yolunu mutlaka bulacak. Umut ve mücadele değişimin ve gelişimin temel dinamiği. Umudumuzu kaybetmeden, kalpleri kırmadan, ülkemize, insanlığa, bilime ve sanata inanarak mücadeleye devam.

Go to News Site