Collector
Tam temas | Collector
Tam temas
BirGün Gazetesi

Tam temas

Yakında insanlar yorgunluktan sokak ortasında düşmeye başlayacaklar diye korkuyorum. Belki başlamışlardır da biz bunu normal hayat sanıyoruzdur. Şöyle bir sahne geliyor bazen gözümün önüne: Herkes yorgunluktan olduğu yere yığılmış. Metrolar, otobüsler durmuş; sokaklar yere yığılmış insanlarla dolu. Azıcık enerjisi olan birtakım insanlar, yorgunluktan düşenlere kahve taşıyor, hatta damardan ilaç veriliyor. Yorgunluktan ölüm oranları hızla artıyor. Yorgunluktan ölmek üzere olan birine spiker soruyor: "Ne oldu?” “Bilmiyorum, her zamanki gibi işe gitmek için metroya binmiştim. Geç saate kadar art arda dizi izlemiş, dizi ilerlerken çocuğun okul masraflarını düşünmüş, eşimle eksilen duygusal bağ üzerine kafa yormuş, işten çıkarılmalar başladığı için işe daha erken gitme planı yapıyordum. Bir yandan da ülkedeki ve dünyadaki felaketleri, haksızlıkları düşünüp…” Adamın göz kapakları kapanırken spiker bağırıyor: “Çabuk kahve getirin, antidepresan da… Adam gidiyor.” *** Zihinsel yorgunluk, modern hayatın alışılmış bir yönü. Ancak insan, çoğu zaman bütün psişik enerjisini tükettiğinde ne kadar yorulduğunu fark ediyor. Fiziksel yorgunluk dinlenince geçiyor. Ama düşünmek de yoruyor insanı, düşünememek de. Baharın canlandırıcılığı bile yorucu gelebiliyor birçok kişiye. “Kendim dahil her şeyden sıkıldım” diyenlerin sayısı artmıyor mu? İnsan bazen hayatın kendisinden değil, kendi zihninin içinde dönüp duran aynı düşüncelerden yoruluyor sanki. Aynı korkular, aynı kıyaslar, aynı hayal kırıklıkları… Bir süre sonra insanın kendi iç sesi bile yorucu hale gelebiliyor. Performans toplumunda insan, açık unutulmuş bir makine gibi. Sürekli gelen mesajlar; apartman grubundan, arkadaş grubundan, işten… Dünyanın her yerinden akan haberler, başkalarının hayatlarına özenmeler, her konuda bir fikri ya da duygusu olmalıymış gibi hissettiren görünmez baskılar… Bir yandan kendini düzenleme, duygularını yönetme, benliğini bir arada tutma çabası. Öte yandan geçim zorluğu, kariyer hesapları, eğlence baskısı, nasıl göründüğüyle ilgili bitmek bilmeyen meşguliyet… İnsan artık dinlenirken bile kapanamıyor. Kafasında bir tuş olsa da, basıp beynini birkaç saatliğine kapatsa. 2023 yapımı Wim Wenders’ın ‘Perfect Days’ filminin bu kadar sevilmesi de biraz bu yorgunlukla ilgili geliyor bana. Filmde dünya daraltılıyor, bütün o fazlalıklar dışarıda bırakılıyor sanki. Üstelik Tokyo gibi dijitalleşmiş ve kalabalık bir şehrin ortasında oluyor bu. Belli aralıklarla intiharlar nedeniyle metro seferlerinin aksadığı bir şehirde. Filmin baş karakteri Hirayama, umumi tuvalet temizlikçisi olarak çoğu insanın bulamadığı bir iç huzura sahip gibidir. Minibüste kasetten dinlediği müzikler, akşamları okuduğu kitaplar, parkta ağaçların altında yediği sandviç… Yaşamı bütünüyle ritüellerle çevrilidir. Huzuru büyük olaylardan değil, tekrar eden küçük temaslardan gelir. *** Erdoğan Özmen, filmle ilgili yazısında, filmi kapitalizmin eleştirisi olarak ele almıştı. Gerçekten de filmdeki telaşsızlık, yavaşlık, zarafet, dikkat ve özen, insanlığın kapitalizme feda ettiği şeylerin özeti gibi duruyordu. Ama bir yandan da filme bir hüzün eşlik ediyordu. İnsan yalnızca kaybettiklerinin değil, artık küçülmeden sürdüremediği hayatının da yasını tutuyordu sanki. Hirayama yalnız mıydı? Çok da değildi aslında. İnsanlarla sıcak bir teması vardı, ama ilişkiler biraz derinleşmeye başladığında geri çekiliyordu. Bazı insanlar için yalnızlık yalnızca eksiklik değildir; düzenleyici bir alan da olabilir. Hirayama’nın ritüelleri de biraz böyle çalışıyordu sanki. Bana öyle geliyor ki, yorgunluğun asıl kaynağı çok şey yaşamak değil, yaşadıklarımızla tam temas edememek. Sürekli akan, biriken, üst üste yığılan şeylerin içinde insan bir yerde kapanıyor, hem dışarıya hem kendine. Hirayama’nın o sandviçi, o ağaç gölgesi, o kaset, bunlar küçük şeyler. Ama tam orada, tam o anda. Belki de aradığımız şey daha fazlası değil: Bir an için gerçekten var olduğumuz yer…

Go to News Site