soL Haber
Ali Rıza Aydın Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor. Ali Rıza Aydın Son dönemlerde yaygınlaşan “hak, hukuk, adalet” sav-sözü “hak”tan daha çok hukuksuzluk ve adaletsizlik üzerine vurgulamaya yöneliyor. Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı söylemleri de bu vurgulamayı güçlendirici olarak devreye sokuluyor. Özetle söylenen şu: Hukuka uyulsa, yargı bağımsız olsa, yargı kararlarına uyulsa adaletli bir dünya kurulabilecek… Aynı ihale hukukuyla yapılanları “iyiler ve kötüler” başlıkları altında ayrıştırarak siyasal iktidarın gücü ve çıkarı için düzen içi muhalefeti kırma ve siyaseten güçsüz bırakma, ilan edilmediği halde OHAL’li yönetme, ekonomi politiği sömürü olan düzeni muhalefet üzerinden perdeleme, rantı iktidar ağırlıklı paylaşma, kaynakları ulusal ve/veya uluslararası sermayeye aktarma, sermaye sınıfı ve siyasal iktidar egemenliğini hukuk ve yargıyı kullanarak meşrulaştırma, halkı ya kendi siyasetine mahkum etme ya da siyasetten uzaklaştırma, akıl ve bilimin içine dinselleşmeyi yerleştirme ve daha birçoğu… Oy hakkını çalmaya, seçme ve seçilme hakkını yok saymaya, kendisine oy vermeyen seçmeni cezalandırmaya, milletvekili ve belediye başkanı transferlerine, ihraçlara ne demeli? 17 belediye başkanının CHP’den AKP’ye geçmesi safralar temizleniyor diyerek açıklanabilir mi? Bu çürüyen ve çürüten siyaset ortamında ve de adaletsiz seçim hukukunun içinde “seçim” nasıl umut olacak? Ortaklaşa dergisi yazısında belirttiğim gibi (Çürüyen ve çürüten siyaset: Siyasi partiler, Sayı 4, Ocak 2026), siyasette ilkesizliği sorun görmediği gibi zemin hazırlayan, gericilikle ortaklaşan, çürümüş bir burjuva düzeni var. Halkı meydanlara toplamak iyi de düzen içi eleştirilerle, sosyal reformculukla, kapitalizmin iyileştirilmesi programlarıyla ne çürüme ne de sömürü ortadan kalkıyor. Peki bunlar olmasaydı, yaşanmasaydı; diğer deyişle siyasal iktidarın istek ve gereksinmelerine göre biçimlendirilen ihlaller, el atmalar yaşanmasaydı hak, hukuk, adalet savı gerçekleşecek miydi? Sömürü, eşitsizlik ortadan kalkacak mıydı? Görmezden gelinen, yargının da içinde olduğu devletin ve hukukun, hangi toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ürünü olduğu, sınıfsallığı… Düzenin hukuku, yasaması, yönetimi, denetimi ve yargısı kapitalist/emperyalist egemenlik ve iktidar için devrede olunca sömürülenlerin hak savaşımlarıyla oluşan hukuksal kazanımlar da düzen içine sıkışıp kalıyor. Hak savaşımlarıyla kazanılanlar hukuk normları içinde yazılı olsa dahi yaşamda var olmuyor. Kaldı ki kapitalizm ve emperyalizm, kriz süreçlerinde ve yeni arayışlara gereksinim duyduğunda, -ihale, imar, çalışma, seçim hukukunda olduğu gibi- ya sıklıkla değişikliğe yöneliyor ya da kendi hukuklarının dışına çıkmaktan kaçınmıyor. Öylesine esnek, belirsiz, öngörülemeyen bir hukuk var ki aynı kurallarla farklı yorum ve uygulamalar yapılabiliyor; aynı kuralları uygulayanlardan bir kısmı suç savıyla yargılanabiliyor. Demokrasiye en yakın yönetim biçimleri olarak tanımlansa dahi yerel yönetimler de organsal, kadrosal, kaynaksal, hukuksal yönleriyle aynı toplumsal ve ekonomik ilişkilerin araçları. Neoliberalizmin yerel yönetimleri küreselleşmenin ikizi olarak görmesi buraya oturuyor. Kapitalist/emperyalist akılla düşünüp araya sosyallik adaları serpiştirmek toplumcu yerel yönetimi oluşturmaya yetmiyor. Hatta yerel halkın sömürü gerçeğini görmesini perdeliyor. AKP’nin yerel yönetimler üzerindeki kriz başlığı ve yeni hukuksal düzenlemelere girişmesi, -yaparsak biz yaparız söylemiyle- bu tür sosyalliklerin önünü kesmeyi de amaçlıyor. Buradan seçimle gelen vali/belediye başkanı modeline geçiş de -başkanlı rejimle koşut olarak- hiç zor olmayacak. Anayasa, demokratik düzen, seçimler ve muhalefet mi? Gereksinim duyuldukça… Gereksinim öyle planlanıp yapılıyor ki, kendi kapatma davasında öğreti ve uygulama üzerinden sert tepki veren AKP içinden CHP’ye kapatma davası göndermeleri yapılabiliyor. “Adalet mülkün temelidir” deyişi, toplumsal üretim araçlarının, sağlığın, eğitimin, enerjinin, madenlerin kamusallık yerine özelin elinde olmasını, özel mülkiyetin güvencesini açıklıyor artık. Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor. “Hak”tan “hukuk”a, “hukuk”tan da yargı destekli “adalet” arayışına ulaşılmasında kanıksatılmış bir senaryo var: Adalet arayışı uyuşmazlık doğması ya da hak ihlaliyle başlatılıyor; uyuşmazlık arabulucu ya da idari kararlarla giderilmezse, uzlaşma sağlanmazsa yargıya gidiliyor. Herkesin hakkını arayabilir olması, adil yargılama hakkının ihlal edilmemesi, yargının hukuka sarılarak onu daha dengeli yorumluyor olması gibi örnekler toplumsal adaleti getirmiyor. Ki yargı da yerelinden bölgesine, yükseğinden uluslararasına kadar gerektiğinde egemenler ve iktidar çıkarına yorumdan kaçınmıyor. Adaletin görünürdeki ucu hukukta ama gösterilmeyen gövdesi ve kökü ekonomi politikte, sömürücü ve eşitsiz düzende. Adaletsiz düzenden sömürülenler adına adalet çıkmıyor. Muhalefet partilerinin düzenin hukukuyla eleştiri yapması da egemenler ve iktidar karşısında anlamsızlaşıyor. Sömürünün hukukla güvence altına alındığı düzende adalet kostümleri çoğaltılıyor, yargıya da biçme dikme görevi düşüyor. Yeri geldiğinde bu kılıflar dinselle besleniyor. Adalet yargıya, dinsele muhtaç olmadığı zaman gerçek olacak. Lenin’le bitirirsek; adalet “bir söz değil”, “en dokunaklı, en canlı, en önemli sorun, açlıktan ölmek sorunu, bir lokma ekmek sorunu”. “Aç ve yıkıma uğramış insanların çıkarlarıyla sömürücülerin çıkarları arasında bir ‘uzlaşma’ üzerine herhangi bir siyaset kurmak, işte bu yüzden olanaksız”.
Go to News Site