Collector
Üstüne sinekler üşüşmüş son tanrı | Collector
Üstüne sinekler üşüşmüş son tanrı
soL Haber

Üstüne sinekler üşüşmüş son tanrı

Nevzat Evrim Önal Kimse doğuştan iyi veya kötü, bencil ya da özgeci, sevecen ya da katil değildir. İnsanların özünde bencil olduğunu, doğuştan katil olduğunu söyleyenler, bencilliklere, katliamlara özür bulmaya çalışanlardır. William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanı, Batı edebiyatının en kritik eserlerinden biridir ve anadili İngilizce olan ülkelerde hemen her okulda lise edebiyat müfredatında okutulur. Romanın ayrıca yabancı dil eğitiminde kullanıma yönelik basitleştirilmiş versiyonları mevcuttur. Örneğin ben bu kitapla ilk kez böyle bir sürüm vasıtasıyla, Anadolu lisesinde yedinci ya da sekizinci sınıfta tanışmıştım. Çok kısa özet: Öykü dünya çapında sürmekte olan bir savaş sırasında geçmektedir. Aralarında yaş farkı olsa da henüz hiçbiri ergenliğe girmemiş bir grup çocuk bir adaya düşer ve bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan da içlerinde çatışmaya başlar. Kendilerince bir demokrasi inşa etmeye çalışsalar da daha saldırgan olanlar çeteleşerek, zayıfları dışlayarak ve şiddet uygulayarak hayatta kalma araçlarını ele geçirirler. Öldürdükleri bir yaban domuzunun üstüne sinekler üşüşmüş kesik kafasını totemleştiren bu çocuklar “Domuzcuk” lakabı takılan şişman, gözlüklü çocuğu öldürür; birlik ve demokrasi sembolü olan deniz kabuğunu da kırarlar. Nihayetinde çocuklar bir savaş gemisi tarafından kurtarıldıklarında, gördüklerinden dehşete düşen subayın şaşkınlığıyla, analoji tamamlanmış olur: İnsan daha doğuştan başka insanlara şiddet uygulamaya ve üzerlerinde baskı kurmaya meyillidir; bu, “insan yüreğinin karanlığıdır.” Romanın Soğuk Savaş’ın en yoğun yıllarında, George Orwell’in bugün herkesin “otorite karşıtı” zannettiği antikomünist kitaplarıyla aşağı yukarı aynı zamanda yazılmış olması da, emperyalist Batı’nın bu kitabın üstüne atlayıp bütün çocuklara okutması da tesadüf değil. Sovyet sosyalizmi Nazi Almanyası’nı ezip, o ucubeyi yaratmış olan emperyalist kapitalist sistemin karşısına gerçek bir tehdit olarak dikildiği günden beri, bugün hala içinde yaşadığımız o sistem de insanın özünde kötü olduğu iddiasını temel bir ideolojik önerme olarak benimsedi. Böyle bir rezil yola girdi, çünkü iyiliğin el üstünde tutulduğu ve toplumun paylaşımcılık, yardımseverlik gibi olumlu insani değerler üzerine kurulması gerektiğinin genel kabul gördüğü bir dünyada kapitalizmin sosyalizme karşı hiçbir ideolojik şansı yok. Bireysel bencilliğe dayalı kapitalizm asla ahlaki anlamda sosyalizmden üstün olamaz ve sosyalizm karşısında ancak insanı alçaltarak, onun içindeki iyilik potansiyelini yadsıyarak ve kötülük potansiyelini mutlaklaştırarak, insanları bu alçakça yalana inandırarak ideolojik üstünlük kurabilirdi. Başardılar ve bugün gerçekten çocuklarımız, çocuklarımızı öldürüyor. Peki, gerçekten böyle mi ve biz sosyalistler hayalperest miyiz? Bence bunu iki vakaya bakarak inceleyebiliriz… *** Birinci vaka, Batavia Kazası. Batavia, Hollanda'nın sömürgelerini yöneten Doğu Hindistan Şirketi’ne ait bir gemiydi. Gemi, 1629’da Amsterdam Limanı’ndan Hollanda’nın Doğu sömürgelerinin başkenti olan ve kendisiyle aynı adı taşıyan Batavia’ya (bugünkü Cakarta) yola çıktı. Sekiz gemilik bir filonun bayrak taşıyıcısı olan Batavia’da, kendilerine sömürgelerde yeni bir hayat kurmak isteyen aileler de dahil olmak üzere 340 kişinin yanı sıra, sömürgeden baharat satın almak için harcanacak ve dönüşte bu baharatlar satıldığında büyük kâr bırakacak sandıklar dolusu altın ve gümüşten oluşan ticaret sermayesi vardı. Geminin kaptanı Ariaen Jacobsz ile filonun kumandanı Francisco Pelsaert arasında önceden husumet vardı; Pelsaert Jacobsz’un rütbesini sökmüştü. Ayrıca gemide bulunan Doğu Hindistan Şirketi’ne bağlı genç tüccar Jeronimus Cornelisz müflisin tekiydi ve isyan çıkartıp, gemideki paraya çöküp kendine yeni bir hayat kurmayı planlıyordu. Cornelisz ve Jacobsz birlik oldu ve isyan örgütlemeye başladı. Jacobsz bir fırtınayı kullanarak gemiyi filonun geri kalanından ayrı düşürdü. Ne var ki hesapta olmayan bir şey oldu. Gemi Avustralya’nın batısında bir ada grubunun yakınında karaya oturdu ve yolcular altmıştan fazla insanın boğulduğu bir can pazarı yaşayarak yakındaki bir adaya çıktı. Pelsaert, yanına Jacobsz ve askerlerin bir kısmını alarak yardım getirmek için ayrıldı; hayatta kalanların başına ise şirketteki konumunu ve önceki isyan örgütlenmesini kullanarak Cornelisz geçti. Bundan sonrası, gerçek hayattan bir korku filmi. Cornelisz tüm erzak ve silahları toplatıp tekeline aldı. Kendisine karşı çıkabilecek askerleri su bulmaları emriyle kayıkla başka bir adaya götürüp ölmeleri için silahsız orada bıraktı. Ardından o ve adamları, erzak daha uzun süre yetsin diye nüfusu azaltmaya başladılar. İsyan planını duruma uyarlamışlardı; kendilerini kurtarmaya gelecek gemiyi ele geçirecek, içindeki herkesi öldürecek ve Batavia’nın enkazındaki sermayeyi çıkartıp yola koyulacaklardı. İsyan başarısız oldu. İnsanların pek azı, Doğu Hindistan Şirketi’nin sermayesinin ise neredeyse tamamı kurtarıldı. Olayın burada ayrıntısına girmek istemediğim kanlı detayları hakkında yazılmış pek çok kaynak var, merak eden araştırıp okuyabilir. *** İkinci vaka ise Tongalı genç tekne hırsızları. 1965 yılında, Polinezya’da bir ada ülkesi olan Tonga’da bir grup çocuk, sıkıntıdan patladıkları Katolik okulundan kaçıp eğlenmek için bir tekne çaldılar. Çıktıkları deniz yolculuğunda fırtınaya kapılıp, sekiz gün açık denizde sürüklendikten sonra ıssız bir adada mahsur kaldılar. Bir Sineklerin Tanrısı vakası yaşanması için her şey hazırdı. Ne var ki, çocuklar ne birbirlerini öldürdüler ne de birbirleri üzerinde baskı kurmaya çalıştılar. Adaya çıkmadan önce, denizde mahsur kaldıkları günlerde hindistancevizi kabuğunda yağmur suyu toplayıp paylaştılar. Adada arayıp tatlı su buldular. Yaktıkları ateş sönmesin diye sırayla başında durdular. Hatta içlerinden biri bacağını kırdığında onun işlerini üstlenip tedavisini gerçekleştirdiler ve bir yılı aşkın süre boyunca dayanışarak hayatta kaldılar. Bulunup kurtarıldıklarında su biriktirmek için ağaç gövdesinden variller oymuş, adada buldukları yaban tavukları tuttukları bir kümes inşa etmiş, hatta kendilerine gemi enkazından topladıkları tellerle bir enstrüman yapmışlardı. Bu arada cenaze törenleri düzenlenmiş, yasları tutulmuştu. Sağ salim evlerine döndüler ve sevenleri tarafından kucaklandılar. Kaçırdıkları teknenin sahibi ise malına zarar verdikleri için şikayetçi oldu ve bu yüzden kısa süreliğine hapse atıldılar. 1 *** Bu iki vakadan yola çıkarak, iddiamız şu: Her insan, büyük bir iyilik ve kötülük potansiyelini aynı anda barındırarak, sayfalarına öyküsünün yazılacağı boş bir defter gibi doğar. Kişiliği, içine doğduğu toplumsal koşullar ve o koşullara verdiği içsel tepkilerin etkisinde şekillenerek büyür ve yetişkin bir insan olur. Kimse doğuştan iyi veya kötü, bencil ya da özgeci, sevecen ya da katil değildir. İnsanların özünde bencil olduğunu, doğuştan katil olduğunu söyleyenler, bencilliklere, katliamlara özür bulmaya çalışanlardır. Mesela bu iddiaların sayfa sayfa ağdalandığı Sapiens kitabını yazan Yuvel Noah Harari, İsrail soykırımcılığına kılıf uydurmaya çalışan Siyonistin tekidir. Anlattığımız ilk öyküde, Batavia gemisinin enkazı etrafında insanın kanını donduracak şeyler yaşandı, çünkü o gemi, ambarındaki sandıklarda üstüne sinekler üşüşmüş tanrının altından ve gümüşten putunu taşıyor, gemi daha yola çıkarken bu puta tapanlar birbirlerini hançerleyip putu ele geçirmek için plan yapıyordu. İkinci öyküdeki Tonga’lı gençler ise hayatta kaldılar çünkü birbirlerine yoldaşça dostluk bağlarıyla bağlıydılar. Eğlenmek için yola çıkmışlardı ve felakete uğradıklarında da birbirlerine tutundular, sahip çıktılar. Sermaye, üstüne sinekler üşüşmüş bir açlık ve alçaklık, hainlik ve yalnızlık tanrısıdır. Sermaye, bolluk içinde yokluk tanrısıdır. Sermaye, insanın kendisiyle barışmak için öldürmek zorunda olduğu son tanrıdır. Sineklerin Tanrısı ’nın yazarı Golding yalan söylüyor; insan yüreğinde karanlıkla doğmuyor. Rakel Dink’in sözleriyle “bebeklerden katil yaratan karanlık,” içine doğduğumuz, içinde büyüdüğümüz sermaye düzeninin ta kendisi. Ya bu düzeni yıkacağız, bu son tanrıyı öldüreceğiz, üstüne sinekler üşüşmüş bu son putu yıkacağız ve özgürce, eşitçe insan olacağız. Ya da çocuklarımızın çocuklarımızı öldürmelerini seyredeceğiz. Bu yazıda sunulan tartışma ilginizi çekiyorsa, çok daha geniş halini, geçtiğimiz hafta Yazılama Yayınları’ndan beşinci baskısını yapan son kitabım “İnsan Bencil mi?” de bulabilirsiniz. 1 https://www.theguardian.com/books/2020/may/09/the-real-lord-of-the-flies-what-happened-when-six-boys-were-shipwrecked-for-15-months .

Go to News Site