Collector
Cari açık mı sanayi açığı mı? | Collector
Cari açık mı sanayi açığı mı?
BirGün Gündem

Cari açık mı sanayi açığı mı?

Bu hafta açıklanan ödemeler dengesi verileri cari açıktaki büyümeyi yeniden tartışma konusu yaptı. Evet, cari açık sorun. Ama bu soruna kalıcı çözüm, ancak üretim modelimizi değiştirmekle başlar. Nasıl mı? Gelin anlatayım. Türkiye üretiyor. Ama asıl soru şu: Bu üretim neyle yapılıyor? İthal enerjiyle, ithal ara malla, ithal makineyle, ithal kimyasalla. Tarımda ithal tohumla, ithal gübreyle, ithal ilaçla. Yakıt dışarıdan, makinenin parçası dışarıdan, kumaşın ipliği dışarıdan, elektroniğin çipi dışarıdan, tarlanın gübresi dışarıdan geliyor. Türkiye’nin temel sorunu üretmemesi değil; üretimin dışarıya bağımlı hale getirilmiş olmasıdır. Cari açık da tam burada başlar. Yurt dışından kazandığın para, yurt dışına yaptığın ödemeyi karşılamıyorsa açık verirsin. Ama mesele yalnızca “çok ithal ediyoruz” diye geçiştirilemez. Asıl soru şudur: Ne ithal ediyoruz? Türkiye’nin ithalatının büyük kısmını enerji ve ara mallar oluşturuyor. Yani tüketmek için değil, üretmek için almak zorunda olduğumuz kalemler. Bunlar kesildiğinde fabrika durur; pahalandığında maliyet yükselir; dövizle alındığı için kur her sarsıldığında üretim yapısı birlikte sarsılır. Mehmet Şimşek’in temsil ettiği ekonomi çizgisi ise bu tabloya başka yerden bakıyor: cari işlemler açığını “tasarruf açığı” olarak görüyorlar. Ülke yeterince tasarruf etmiyor, fazla harcıyor, dış kaynağa ihtiyaç duyuyor diyorlar. Bu teşhisten çıkan reçete de bellidir: iç talebi kısmak, krediyi daraltmak, faizi yükseltmek, ücretleri baskılamak. Oysa Türkiye’nin sorunu tasarruf düzeyiyle açıklanamaz. Daha derindeki sorun, üretimin ve GSYH’nin yapısıdır. Türkiye büyürken ithalata bağımlı büyüyor. Sanayi üretimi arttığında enerji, ara malı, makine, kimyasal ve teknoloji ithalatı da artıyor. İhracat yapabilmek için önce ithalat yapmak zorunda kalıyor. Bu nedenle cari açığın altındaki asıl mesele dış ticaret açığıdır; dış ticaret açığının altında ise üretimin ithal girdiye bağımlı yapısı vardır. Ekonomi yönetimi bu yapıyı değiştirmek yerine cari açığı bir sonuç değişkeni olarak yönetmeye çalışıyor. Faizle talebi soğutuyor, kurla denge arıyor, yabancı sermaye girişiyle açığı finanse etmeye uğraşıyor. Ama bunlar üretim yapısını değiştirmez. Sadece sorunu erteler. Oysa tanı yanlışsa tedavi de yanlış olur. Sorun yurttaşın fazla harcaması değil, üretimin ithal girdiye mahkûm edilmiş olmasıdır. Kur yükseldiğinde maliyet artıyor, fiyatlar yükseliyor, enflasyonun bedeli yine ücretliye, emekliye, küçük esnafa çıkarılıyor. Dışa bağımlı üretim modeli yalnızca cari açık üretmiyor; gelir dağılımını da bozuyor. Yakın zamandaki Suudi yenilenebilir enerji yatırımı bu yapının nasıl işlediğini gösteren çarpıcı bir örnek. İlk bakışta olumlu görünüyor: 2 milyar dolarlık yatırım gelecek, enerji kapasitesi artacak. Ama ayrıntıya bakınca tablo değişiyor. Şirkete ithalata uygulanan vergi, harç ve mali yükümlülüklerde geniş muafiyetler tanınıyor. Güneş panelini, türbini, depolama teknolojisini dışarıdan getirmesinin önü açılıyor. Bu girdileri Türkiye’den temin etmesi zorunlu tutulmuyor. Ürettiği enerjiyi ise devlet alım garantisiyle uzun yıllar satacak. Sonuç şu: Yatırım Türkiye’ye geliyor ama teknolojisi dışarıdan geliyor; üretimin getirisi yıllarca dışarıya akıyor. Enerji bağımlılığı bir miktar azalabilir. Fakat yeşil dönüşümde teknoloji üretme kapasitesi kazanılmıyorsa, yerli sanayi güçlenmiyorsa, bağımlılık sadece biçim değiştirir. Oysa sorulması gereken açıktı: Bu yatırım Türkiye’de üretim kapasitesi kuracak mı? Güneş panelinde, bataryada, türbinde yerli üretimi büyütecek mi? Teknoloji transferi sağlayacak mı? Yerli kamu bankaları uzun vadeli finansmanla bu alanı destekleyemez miydi? Bu sorular sorulmadığında ortaya çıkan şey sanayi politikası değil, yabancı sermayeyi koşulsuz çekme yarışıdır. Tarımda da tablo farklı değil. Türkiye’nin toprağı, suyu ve üretim deneyimi ciddi bir tarımsal güç olmaya yeter. Ama tohumda, gübre hammaddesinde, tarım ilacında dışa bağımlı yapı çiftçiyi de tüketiciyi de kur ve tedarik zinciri şoklarına açık bırakır. Sonra da gıda enflasyonu konuşuruz. “Bunu devlet mi yapacak?” sorusu hemen gelir. Önce şunu soralım: Piyasa yaptı mı? Ara malı sanayisi bu kadar zayıfsa, stratejik girdilerde bağımlılık bu kadar artmışsa, bu tablo kendiliğinden mi ortaya çıktı? Sanayileşmiş ekonomilerde üretim kapasitesi piyasanın kendiliğinden işleyişine bırakılarak kurulmadı. Devlet stratejik alanlarda öne çıktı; riski üstlendi, uzun vadeli finansmanı sağladı, destek verdiği sektörlere hedef koydu. Mesele devlet mi, piyasa mı sorusuna sıkıştırılamaz. Asıl mesele şudur: Hangi üretim kapasitesi, kimin için ve hangi bağımlılığı kırmak üzere kurulacak? Ödemeler dengesi her ay yayımlanıyor, tablo fazla değişmiyor. Çünkü tabloyu değiştiren şey kur müdahalesi, faiz kararı ya da yabancı yatırım reklamı değildir. Tabloyu değiştiren şey, birkaç yıl içinde ithalat faturasındaki bazı kalemlerin artık orada olmadığını görebilmektir. Gübre fabrikası. Yerli tohum. Ara malı sanayisi. Yerli güneş paneli. Yerli batarya. Ve yabancı sermaye gelecekse, teknoloji getirmeli, yerli üretimi büyütmeli, girdisini mümkün olduğunca buradan sağlamalıdır. Aksi halde gelen yatırım, üretim kapasitesi yaratmak yerine yeni bir bağımlılık biçimi üretir. Türkiye’nin ihtiyacı, yurttaşa daha az harcamasını söyleyen bir ekonomi aklı değil; ithalata bağımlılığı azaltacak, yabancı yatırımı koşula bağlayacak, yerli kapasiteyi büyütecek bir sanayi aklıdır. Çünkü cari açığı faizle değil, üretimin yapısını değiştirerek kapatırsınız. Mesele yalnızca cari açık değildir. Mesele bu ülkenin neyi ürettiği, neye bağımlı olduğu ve krizlerin faturasını kimin ödediğidir.

Go to News Site