BirGün Gazetesi
Fadime USLU Çağdaş Avrupa çocuk edebiyatının dikkat çeken yönelimlerinden biri, çocukluğu bir felsefi düşünme sahası olarak kurmasıdır. Bu yönelimin temsilcilerinden Hollandalı yazar Tjibbe Veldkamp’ın Dünyayı Seven Çocuk adlı kitabı geçtiğimiz aylarda Gül Özlen çevirisiyle Can Çocuk yayınları tarafından yayımlandı. Roman, çocuk edebiyatında nadir görülen ontolojik bir soruyu merkeze alıyor: “Henüz doğmamış bir varlık dünyayı sevebilir mi?” Bu varlık, Carlos Fuentes’in Doğmamış Kristof romanında olduğu gibi dünyayı anne karnından izleyen bir tanık değil; Ian McEwan’ın Nutshell romanındaki fetüsün bilincine de sahip değil. Dünyayı Seven Çocuk romanının odak karakteri Âdem, olası çocuk. Yani, doğma ihtimali olan bir varlık. Birbirine taban tabana zıt iki uçta yaşayan bir kadınla bir erkeğin yakınlaşmasıyla beliriveren bir ruhtur Âdem. Kadın, polis teşkilatında çalışan dedektif Zdenka; erkek ise “Mavi Soytarı” imzasıyla geceleri kentin ihtişamlı caddelerinin duvarlarına yazılama yapan örgütsüz aktivist, Vaclav. Onların rastlantı sonucu yaşadığı duygusal temas anlık bir karşılaşmadan ibaret. Ancak aralarındaki yakınlık, olası çocuk diye tanımlanan Âdem’in dünyada belirmesini sağlıyor. O, sevgiden doğan bir kıvılcımın somutlaşmış hâli gibi. Âdem, bir başka ruhun kılavuzluğu eşliğinde kurgu sahnesinde yerini alıyor. Yazar, yoksul ve sahipsiz çocukların dünyasının izini sürüyor. Elbette Âdem’in odağında oluyor bu. Âdem, tekinsizliğine rağmen dünyayı seviyor. Annesiyle babasının toplumsal varlığı, sınıf mücadelesini yansıtıyor. Âdem, sınıf çatışmasını görünür kılan bir eşik figürüne dönüşüyor zamanla. Sonuçla değil süreçle ilgileniyor yazar. Romanın meselesini “oluş” fikri üzerine kuruyor. Duyumsamanın ve öz deneyimin benzersiz doğasıyla ilgileniyor. Merkezindeki ontolojik soruya, hayat neden değerlidir; adaletsizliğin kol gezdiği bir dünyada yaşamak ne anlama gelir sorusunu ekliyor. Tjibbe Veldkamp, Dünyayı Seven Çocuk romanında çocukluğu, dünyayı ilk kez görmenin radikal bir biçimi olarak kuruyor. Çocuk özne, hayret duygusunu yeniden üretiyor. Toplumsal gerçekliği görünür kılıyor. Yetişkin dünyasına müdahale ediyor. Çocuğu yoksullukla, suçla, duygusal kırılmalarla yüzleştirirken, onun yaklaşımı, çocukluğu masumiyetle özdeşleştiren geleneksel pedagojik anlayıştan ayrılıyor. Karakterinin yaşadığı serüven aracılığıyla sert gerçeklikle baş edebilmenin yollarını, hayata bağlanmanın kaynağındaki temel duyguyu irdeliyor. Roman, Pinokyo’nun Maceraları ile kimi yerde kesişiyor. Her iki anlatıda da başkarakter insan olmanın eşiğinde. Collodi, Pinokyo’nun insanlaşma sürecini disiplin ve hata üzerinden kurarken Veldkamp bunu insan olma arzusu ve sevme kapasitesiyle yapılandırıyor. Pinokyo, ahlaki terbiye ve toplumsal normların çocuğu nasıl biçimlendirdiğini yansıtır. Âdem ise kurulu düzenin ürettiği adaletsizliğin içinde var olma arzusunu. Çocukluk deneyimini ontolojik bir kategori olarak ele alan bu roman dünyaya yönelme cesaretiyle her şeyi ilk kez görmenin o benzersiz deneyimini kahramanla okur arasında paylaştırmayı hedefler. Henüz kurulu düzen içinde biçimlenmemiş öznenin bakışı, dünyayı yeniden kurmanın mümkün olduğu fikrini açar. Romanın asıl gerilimi tam da bu noktada zirveye taşınır. Vaclav’ın “Çünkü bu ülkenin insanları özgür değil. Bunları birinin söylemesi gerek,” (s. 103) diyen sesi; “Gece Yurdu”nda Felix’in Âdem’i dolandırması üzerine, “Yoksul insanlar zenginlerin yapmayacakları bazı şeyleri yapabiliyor,” (s.84) diyen mülksüz bilinciyle birleştiğinde şu soru belirir: Zdenka’nın, bu eylemi mümkün kılan boya kutusunu nehrin sularına gömmesi mi gerekmektedir? Vaclav, Âdem’e eylemini şöyle açıklar: “Dünya ben bir şeyler yazdığım için bir gün içinde daha iyi ve daha adil bir yer olmayacak. Ama belki insanlara umut verebilirim. Yoksul insanlar yalnız değil, diye düşünürler. Mavi Soytarı bizim için mücadele ediyor derler.”(s.103) Umut gerçekten nehrin sularına mı gömülür? Yoksa onu gömen, kurulu düzenin kendisi midir? Roman, yanıtları okuruna bırakır.
Go to News Site