BirGün Gazetesi
Bahar Ekin OKSU Bazı kitaplar sizi rahat bırakmaz. Kapağını kapadıktan sonra da geri döner, masanın üzerinde oturur, sizi seyreder. Büşra Sanay’ın Everest Yayınları tarafından okurla buluşturulan “Kardeşini Doğurmak” adlı kitabı tam da bu türden: Raflarda sakin duran ama içinde sayfasından sayfasına büyüyen, ağırlaşan, neredeyse fiziksel bir ağırlık taşıyan bir metin. Onu okumak, uzun süre görmezden geldiğiniz bir şeyle yüzleşmek gibi. Ve o şeyin tam ortanızda durduğunu fark etmek. Kitabın başlığı zaten kendi başına yeterince sarsıcı: “Kardeşini Doğurmak.” Türkçede bu cümle kurulabilir mi diye duraksıyor insan bir an. Kurulabiliyor demek ki. Bu gerçeklik, kitabın ilk sayfalarından itibaren okuru bir daha eski haline dönemeyeceği kadar değiştiriyor. Büşra Sanay, “Kardeşini Doğurmak”a bir roman yazarı olarak değil, bir gazeteci olarak yaklaşıyor ama bu durum, metni soğuk ya da mesafeli kılmıyor. Aksine, kitabın en güçlü yanlarından biri bu ikiliği: Sanay hem sahada hem masada, hem tanık hem de anlatıcı. CNN Türk’teki habercilik yıllarında başladığı ensest araştırmaları, zamanla bir kitabın omurgasına dönüşmüş; savcılarla, adli tıp uzmanlarıyla, cezaevi psikologlarıyla, çocuk hekimleriyle ve her şeyden önemlisi mağdurların kendileriyle yapılan onlarca röportaj, bu metnin dokusunu oluşturuyor. Kitap, tek bir tezin etrafında yoğunlaşan akademik bir çalışma değil. Daha çok bir mozaik gibi kurulmuş: Farklı sesler, farklı hikâyeler, farklı uzmanlar; ama hepsi aynı karanlık gerçeğin farklı odalarını aydınlatmaya çalışıyor. Ensest; hukuki, tıbbi, psikolojik, sosyolojik ve dinî katmanlarıyla ele alınıyor ve bu katmanlar birbirinden kopuk değil, birbirini besliyor. Kitabın en çarpıcı kararlarından biri, ikinci bölümün bir mağdurun veda mektubuyla açılması. Mağdur olduğu için değil, yaşamanın ağırlığından bunalan bir insan olarak yazan bu genç kadının sözleri, akademik bir çerçeve içinde asla söylenemeyecek şeyleri söylüyor: “Çocuklar ölüyor, üstat. İnsanlar ise her şeyi meşrulaştırıyor. Yoruldum.” Sanay bu mektubu kitabın içine yerleştirirken bilinçli bir sanatsal tercih yapıyor: Bizi istatistikler ve raporlarla değil, bir insanın iç sesiyle karşılaştırıyor. Bu noktada kitap, gazetecilikten edebiyata kayan ince bir çizgide yürüyor. Ve tam da bu yüzden okunası. Sanay’ın üslubunu tanımlamak için tek bir sıfat yetmez. Metnin genel ritmi doğrudan ve yalın; cümleler ne süslü ne de gereksiz yere kısaltılmış; bir bildiri diliyle derin bir insani acının tam arasında konumlanan, kararlı bir anlatı sesi var. Ama bu yalınlık zaman zaman istemsiz bir şiirselliğe dönüşüyor: Birbirini izleyen tanıklıklar birikimli bir ses tonu yaratıyor ve bu ton, okuyucuda fiziksel bir ağırlık bırakıyor. Röportaj metinleri özellikle çarpıcı; mağdurların kendi kelimeleriyle konuştuğu bölümlerde dil birden basitleşiyor, kabalaşıyor, bazen kırılıyor ve bu kırılma, düzgün kurulmuş bir cümleden çok daha fazlasını anlatıyor. Kitabın en cesur yanı, Türkiye’de bu konunun nasıl sistematik biçimde görmezden gelindiğini belgelemesi. Devlet kurumlarının sessizliği, “Bu ülke Müslüman ülkedir, ensest olmaz” cevabıyla kapıyı kapatan bürokratlar, cezaevlerinde görüşmeye yanaşmayan sanıklar, kendi çocuğunun itirafını “utanç” olarak kodlayan aileler. Bunlar belgelenmiş ve isimlendirilmiş. Sanay, 21 üniversitede yaptığı anketin bulgularını da kitaba almış; gençlerin çoğunluğunun “ensest”in ne anlama geldiğini bilmemesi, meselenin salt ahlaki değil, eğitimsel ve toplumsal sorun olduğunu gösteriyor. Ancak kitaptaki farklı bölümlerin arasındaki geçişler kimi zaman o kadar sert ki, bir röportajdan çıkıp başka bir uzman görüşüne girerken okur duygusal olarak soluk alamıyor. Bu, Sanay’ın kasıtlı olarak kullandığı bir sertlik. “Kardeşini Doğurmak”, Türk edebiyatında ve gazetecilik geleneğinde konuşulması zor olan şeyleri dile getirme cesaretinin somut bir örneği ama yalnızca cesaret açısından değil, titizlik açısından da. Yıllarca süren saha çalışması, çok sayıda uzmanla yapılan görüşmeler, hukuki ve tıbbi çerçevenin dürüstçe aktarılması; bunların tümü metnin kalıcılığını besliyor. Bu kitap bir yandan belirli bir dönemde Türkiye’nin bu meseleyle nasıl yüzleştiğinin –ya da yüzleşmekten nasıl kaçındığının– kaydı, öte yandan da bir çağrı: Susmamanın, bilmenin ve bildikten sonra hareketsiz kalmamanın önemi üzerine. Okuduktan sonra kitabı yerine koyarken içinizde bir şeylerin yerinden oynamış olduğunu fark edeceksiniz. Bu da herhalde iyi yazılmış bir metnin bırakabileceği en dürüst izdir.
Go to News Site