BirGün Ekonomi
Azmi Demirci - azdemirci@yahoo.com 1980 yılında 24 Ocak kararlarıyla açıklanan ve 12 Eylül askeri darbesiyle uygulama zemini sağlamlaştırılan “kökü dışarıda neoliberal politikalarla”, bir yandan Devletin ekonomideki payının azaltılması ve kamu varlıklarının elden çıkarılması hedeflenirken, diğer yandan da bu kararlara direnen emekçiler ve emekten yana olanlar baskı altına alınarak, “sermaye birikimi ve yatırım sağlanması” adı altında sermayeye ve sermaye hareketlerine çok önemli kolaylıklar ve teşvikler getirilmiştir. 12 Eylül askeri darbesi, siyasi partileri, emekçi sendikalarını ve mesleki örgütlerini kapatarak, grevleri yasaklayarak, “neoliberal politikaların” toplumsal ve siyasi dirençle karşılaşmadan uygulanabilmesi için gerekli otoriter zemini oluşturmuştur. O kadar ki, darbeden sonra işveren sendikası başkanı “yıllarca işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde.” diyerek darbenin amacını “veciz” biçimde ifade etmiştir. Bu politikalar sadece bir “iktisat politikası” veya ekonomi modeli olarak değil, bir ideolojik dönüşüm ve toplum mühendisliği olarak uygulanmıştır. Ayrıca, bu politikalarla en sağlam kamu finansman aracı olan vergi önemsizleştirilmiş ve “sermayeden vergi alma, borç al” anlayışıyla kamu bütçeleri ve bütçe açıkları borçla finanse edilmeye başlanmıştır. Geldiğimiz noktada, kazanç vergilerinin büyük kısmı emek (ücret) gelirlerinin üzerine yıkılmış; bütçe gelirlerinde KDV, ÖTV gibi harcama ve tüketim vergileri ağırlıklandırılarak gelir dağılımı daha da bozulmuş; çok sık tekrar eden vergi aflarıyla, matrah artırımı yapanlara “incelenmeme garantisi” sağlanmış; 2008 yılında başlayıp devam eden çok sayıda yasal düzenlemeyle (5811, 6486, 6736, 7143, 7186, 7256, 7417 sayılı Kanunlarla, sonuncusu TBMM gündemindedir.) yurtiçi ve yurt dışındaki varlıkların (para, altın, döviz, menkul kıymet vb.) kaynağı sorulmadan ve vergi incelemesine tabi tutulmadan, düşük oranda vergiyle ya da vergisiz olarak ülkeye getirilmesi ve ekonomik sisteme sokulması teşvik edilmiş; yüzde otuz/kırklara ulaştığı hesaplanan kayıt dışı ekonominin engellenmesine yönelik olarak da herhangi bir yasal düzenleme yapılmamıştır. 80’lerde kurumsal altyapısı ve temelleri atılan, 90’larda da kemikleşen “sermayeden vergi alma, borçlanarak durumu idare et” politikası, yıllar boyunca devlet bütçesinin en büyük ve yapısal kara deliklerinden biri olarak varlığını sürdürmüş; vergi ödemesi gerektiği halde vergi ödemeyenler (hatta vergi dairesinde kaydı bulunmayanlar) yurt içinde ve yurt dışında en düşüğü milyon dolarlık taşınmazlar, hava, kara ve deniz taşıtları, ortaklıklar ve diğer yatırım araçları şeklinde büyük servet unsurları edinirken ve zenginler listesine girerken; bütçe açıkları borçla finanse edilmeye çalışılmıştır. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Mart 2026 itibarıyla devletin toplam borç stoku yaklaşık 14,45 trilyon TL olup, bu borcun 6, 887 trilyon TL’si iç borç, 7,559 trilyon TL’si ise dış borçtur. Belirtilen borç stokunun milli gelire oranı ise %23 seviyesindedir. Bütçe Kanunu’nda 2026 yılı için öngörülen toplam faiz gideri 2,74 trilyon TL’dir. Yani devlet 2026 yılında günde ortalama 7,51 milyar TL faiz ödemesi yapacaktır. 2026 yılı merkezi yönetim bütçesinde toplam gider (harcama) tutarı yaklaşık 18,93 trilyon TL olduğuna göre, 2,74 trilyon TL faiz gideri, toplam bütçe harcamalarının yaklaşık %14,5’ine denk gelmektedir. Başka bir ifadeyle, devletin 2026’da her 100 TL’lik harcamasının 14,5 TL’si doğrudan borç faizine ayrılmıştır. Bu rakam çoğu Bakanlığın bütçesinin çok üzerindedir. Bu konudaki en çarpıcı ayrıntı ise şudur: 2026 yılı bütçesinin toplam 2,7 trilyon TL açık vermesi öngörülmektedir. Bu rakam, doğrudan faiz giderlerine (2,74 trilyon TL) eşittir. Yani devlet bütçesinin açık vermesinin ve devletin yeniden borçlanmak zorunda kalmasının sebebi ödenen devasa faiz yüküdür ve bu durum devlet bütçesinin “borç sarmalına” girmesinin temel nedenidir. Borç sarmalıyla bütçe gemisi yürümeyeceğine göre, köprüden önceki son çıkış, Anayasa’da düzenlenen “mali güç” esas alınarak adil bir vergi sisteminin yaratılması ve kamu bütçesinin borçla değil, adil vergilerle finanse edilmesidir. Mali güç, ödeme gücü kavramından daha geniş bir kavram olarak, kişilerin gelirlerini, tüketimlerini ve servetini kapsamaktadır. Bunun için de vergilendirmede başlangıç noktası olarak, yukarıda açıklanan nedenlerle uzun yıllardır vergilendirilmeyen kazançların harcanmayan kısmının oluşturduğu ekonomik varlıkların (servetlerin) esas alınması gerekir. Kaynağı ne olursa olsun sorgulanmayan, incelenmeyen, kayıt dışı ve beyan dışı bırakılan kazançlar sonuçta servete dönüştüğüne ve servet de mali gücün önemli bir göstergesi olduğuna göre, ilk çare servetlerin vergilendirilmesidir. Öncelikle vergilendirilmesi gerektiğini ifade ettiğimiz servet unsurlarından kastımız, yurttaşların yaşamlarını sürdürmek için sahip oldukları ihtiyaç odaklı taşınmazlar ve bir tarihte iki defa motorlu taşıtlar vergisine tabi tutulan mütevazı taşıt araçları değildir; iletişim için kullandıkları cep telefonları veya borçlanarak kullandıkları kredi kartları hiç değildir. 1994 yılında bilanço esasında defter tutan yükümlülerin net aktif varlıkları üzerinden alınan “net aktif vergisi” benzeri bir düzenleme yapılarak, bütün yurttaşlar için belli bir tutarı aşan servet unsurları beyan esasına bağlanarak vergilendirilmelidir. Servet ve mülkiyet unsurlarının vergilendirilmesinin temel gerekçelerinden birisi de birçok ülkede olduğu gibi, mülkiyet hakkı ve buna bağlı olarak miras hakkının yasal güvenceye bağlanmış olmasıdır. Bu kapsamda, Anayasa’nın 35’inci maddesinde yapılan “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” düzenlemesiyle özel mülkiyet ve dolayısıyla miras hakkı korunmuştur. Mülkiyeti ve miras hakkını koruyan her devletin, bu unsurlar üzerinden vergi alması en doğal hakkıdır. Devamında yapılacak iş ise mali gücün en önemli unsuru olan kazançlar üzerindeki vergi yükünün, “ayırma kuramına” uygun olarak emek gelirleri için hafifletilmesi, sermaye gelirleri için uygulanan istisna ve indirimlerin azaltılarak “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi” ilkesinin hayata geçirilmesi ve kayıt dışı ekonominin önlenmesine yönelik yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu uygulamalar, “mali gücü” dikkate almayan ve gelir dağılımını daha da bozan KDV, ÖTV gibi tüketim ve harcama vergilerinin, bütçe gelirleri içerisindeki ağırlığını azaltacaktır. Bu konudaki son önerimiz ise yürürlükte olan Veraset ve İntikal Vergisi’nin, sadece ölüme bağlı işlemlerde uygulanması, sağlar arasındaki karşılıksız intikallerde uygulanmaması nedeniyle “Veraset Vergisine” dönüşmüş olmasının düzeltilmesi ve bu verginin yaşayan kişiler arasındaki karşılıksız intikallerde de uygulanmasının etkin olarak sağlanmasıdır. Örnek olarak belirtelim ki, kişiler arasındaki yüksek tutarlı tescile tabi taşınmazlar, hava, kara, deniz taşıt araçları, ortaklık payları gibi servet unsurları bile ivazsız olarak (bağış, hediye gibi nedenlerle) transfer edildiği halde, çoğunlukla vergi dışında kalmaktadır. Tescile tabi olmayan varlık transferlerini belirleyip vergilendirecek bir sistem ise mevcut değildir.
Go to News Site