Collector
Zayıflayan Toplumsal Bağışıklık ve Artan Bağımlılıklar | Collector
Zayıflayan Toplumsal Bağışıklık ve Artan Bağımlılıklar
Milliyet Yazarlar

Zayıflayan Toplumsal Bağışıklık ve Artan Bağımlılıklar

Son yirmi yılda ülkemizde gençlere yönelik çok büyük yatırımlar yapıldı. Eğitim altyapısı genişledi, üniversite sayıları arttı, spor tesisleri yaygınlaştı, teknolojiye erişim olağanüstü ölçüde büyüdü, sosyal destek mekanizmaları güçlendi. Ancak burada kritik bir mesele ortaya çıktı: yeniçağın riskleri, klasik sosyal politika araçlarından daha hızlı hareket etmeye başladı. Ülkemizde gençler arasında obezite oranları artıyor. Madde bağımlılığı artmaya ve özellikle sanal bahis yaygınlaşmaya başladı. Benzer şekilde sigara tüketiminde ülkemiz dünya sıralamalarında üst sıralarda. Diğer taraftan dijital bağımlılıklar da yaygınlaşıyor. Neler oluyor? Son dönemde gençlerle ilgili son derece önemli yatırımlar yapılmasına rağmen neden bu olumsuz göstergeler giderek artmaya başladı? Bugün gençlerin yaşadığı temel sorunlardan birisi yapısal dikkat kuşatmasıdır. Küresel dijital platformlar artık sadece eğlence üretmiyor; insan davranışını optimize etmeye çalışan devasa psikolojik sistemler hâline geldiler. Sosyal medya uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kısa video platformları, sanal bahis sistemleri ve hatta bazı alışveriş uygulamaları insan beyninin ödül mekanizmasını sürekli uyaran bir mimariyle çalışıyor. Bu sistemler özellikle gençlerin dikkatini mümkün olduğunca uzun süre içeride tutmak için tasarlanıyor. Dolayısıyla burada bireysel irade ile teknoloji arasında eşit bir mücadele yok. Bir tarafta sınırlı bilişsel kapasiteye sahip birey, diğer tarafta milyarlarca dolarlık davranış mühendisliği bulunuyor. Ancak burada bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek de doğru değildir. Çünkü dijitalleşmenin yoğun olduğu her toplum aynı ölçüde kırılganlık üretmiyor. Asıl mesele, toplumların hızlı dönüşüm dönemlerinde insan davranışını düzenleyen kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarını ne ölçüde koruyabildiği ile ilişkilidir. Obezite artışı da sadece çok yemek yeme meselesi değildir. Modern şehir hayatı hareketi azaltırken ekran sürelerini artırıyor. Uyku düzeni bozuluyor. Hızlı tüketim kültürü yaygınlaşıyor. Dijitalleşme sadece zihni değil bedeni de dönüştürüyor. İnsanlar artık daha az hareket ediyor, daha fazla ekrana maruz kalıyor ve daha düzensiz yaşam ritimleri içinde yaşıyor. Bu durum biyolojik ritimlerle toplumsal ritim arasındaki uyumu da bozuyor. Sanal bahis ve madde bağımlılığı gibi alanlarda da benzer bir mekanizma var. Bunların önemli kısmı sadece ekonomik kazanç ya da haz arayışıyla açıklanamaz. Burada giderek büyüyen bir anlam boşluğu, belirsizlik duygusu ve gelecek kaygısı da bulunuyor. Modern toplumlarda insanlar sadece yoksulluk nedeniyle bağımlılıklara yönelmiyor; aidiyet kaybı, yalnızlık, parçalanmış toplumsal ilişkiler ve sürekli performans baskısı da bağımlılık eğilimlerini artırıyor. Özellikle gençler sürekli karşılaştırma kültürü içinde yaşıyorlar. Sosyal medya, bireyin kendi hayatını sürekli başkalarının vitriniyle kıyasladığı dev bir psikolojik arena oluşturuyor. Bu durum kronik yetersizlik hissini büyüterek bağımlılıklara geçişi kolaylaştırabiliyor. Elbette, bütün sorumluluğu dijitalleşmeye yüklemek adil olmayacaktır. Dijitalleşme çok önemli bir etken ama tek neden değil; ancak çoğu zaman mevcut kırılganlıkları hızlandıran ve görünür hâle getiren bir çarpan etkisi oluşturuyor. Asıl mesele, belki de ülkemizde ekonomik, kültürel, ailevi, şehirleşme kaynaklı ve kurumsal büyük dönüşümlerin aynı anda yaşanmasıyla toplumsal ilişkileri düzenleyen denge noktalarının yitirilmesidir. Ülkemizin her alanda yaşadığı dönüşüm çok hızlı gerçekleşti ve kısa bir döneme sıkıştı. Son yirmi yılda ekonomik yapı, şehirleşme, eğitim sistemi, aile ilişkileri, tüketim kültürü ve iletişim biçimleri aynı anda değişti. Böyle hızlı geçiş dönemlerinde toplumların ara denge mekanizmaları zayıflamakta, geleneksel yapı çözülürken yenisi henüz tam kurulamadığı için yeni denge noktaları oluşmadan yaşamların daha savunmasız hale gelmesidir. Bu nedenle insanlar bazen iki dünya arasında kalmaktadır: bir tarafta geleneksel beklentiler, diğer tarafta hiper-modern tüketim ve performans kültürü. Tam da bu noktada asıl mesele ortaya çıkmaktadır: toplumlar hızlı değişim dönemlerinde eski davranış düzenleme mekanizmalarını kaybettiklerinde, yenileri oluşuncaya kadar birey çok daha savunmasız hâle gelmektedir. Özellikle gençler bu geçiş dönemlerini en yoğun yaşayan kesimdir. Burada ara denge mekanizmalarını biraz açmak gerekiyor. Ara denge mekanizmaları insan ile teknoloji de dâhil çevresi arasına girerek insan davranışını düzenleyen, yönlendiren ve sınırlayan toplumsal yapılar ve kültürel alışkanlıklara karşılık gelmektedir. Bunlar çoğu zaman görünmez şekilde çalışmakta ve insanlar onları fark etmeden hayatın ritmini dengelemektedir. Mesela geçmişte mahalle kültürü böyle bir mekanizmaydı. İnsan yalnız yaşamıyordu, sürekli gözlem altında olduğu için değil, sürekli ilişki içinde olduğu için davranışları belli sınırlar içinde şekilleniyordu. Kahvehane, cami çevresi, esnaf ilişkileri, akrabalık ağı, komşuluk, hatta aynı sokakta büyüme deneyimi bireyin psikolojik ve sosyal dünyasını dengeliyordu. İnsan sadece ailesine değil, daha geniş bir topluluğa ait hissediyordu. Bu aidiyet aynı zamanda bir denge ve denetim mekanizmasıydı. Benzer şekilde aile yapısı da bir ara denge mekanizmasıydı. Sadece ekonomik destek sağlayan bir kurum değil, karakteri oluşturan ve davranış ritmini düzenleyen bir yapıydı. Birlikte yemek yeme saatleri, ev içi sohbet, kuşaklar arası temas, yaşlıların otoritesi, gündelik hayatın ortak ritimleri insan davranışını belirli bir çerçevede tutuyordu. Modern şehir hayatında ise aile aynı fiziksel mekânda bulunsa bile çoğu zaman zihinsel olarak artık parçalanmış durumdadır. Çocukların ve gençlerin önemli kısmı uzun saatler boyunca yalnız ekranlarla temas ediyor. Anne-babaların önemli bölümü de yoğun ekonomik hayat içinde çocuklarının zihinsel-dijital dünyasını takip etmekte zorlanıyor. Okulun kendisi de eskiden daha güçlü bir toplumsal merkezdi. Sadece akademik bilgi veren değil, karakter oluşturan bir kurum olarak işlev görüyordu. Öğretmen figürü sadece ders anlatan kişi değil, aynı zamanda davranış modeli ve otoriteydi. Elbette bu yapılar kusursuz değildir, ancak bireyi tamamen piyasa ve dürtü ekonomisine karşı koruyan tampon alanlar oluşturuyorlardı. Modern dijital-ekonomik sistem ise bireyi çok daha doğrudan piyasa ve algoritmalarla karşı karşıya bırakmaktadır. Eskiden insanın arzularını düzenleyen çok katmanlı sosyal filtreler vardı; bugün bu filtrelerin önemli kısmı zayıfladı. Eskiden insan ile piyasa arasına aile, mahalle, gelenek, cemaat, öğretmen, yerel kültür gibi katmanlar giriyordu. Şimdi bu katmanların önemli kısmı inceldiği için birey korumasız kaldı. Böylece birey, tarih boyunca hiç olmadığı kadar doğrudan tüketim kültürü, dikkat ekonomisi ve algoritmik yönlendirme sistemlerine maruz kalırken aynı zamanda dayanıklılığını artıran mekanizmalardan da yoksundu. Bu nedenle, insan ile piyasa arasındaki toplumsal tamponların zayıflaması, bağımlılıkların yayılmasını kolaylaştırdı. Dolayısıyla obezite, bahis, sigara, dijital bağımlılık veya dikkat dağınıklığı gibi sorunları sadece bireysel ahlak zayıflığı ya da sadece ekonomik mesele olarak görmek eksik kalır. Bunlar aynı zamanda toplumun davranış düzenleme kapasitesinin dönüşmesiyle ilgili problemlerdir. Ara denge noktalarına bir bütün olarak toplumsal bağışıklık sistemi olarak da bakabiliriz. Nasıl ki biyolojik bağışıklık sistemi organizmayı dış tehditlere karşı tamamen kapalı hâle getirmez ama onu dayanıklı ve uyumlu tutarsa, toplumsal bağışıklık sistemi de bireyi dış dünyadan izole etmez; ancak onun hızlı değişimlere, manipülasyonlara ve yıkıcı dürtülere karşı tamamen savunmasız kalmasını engeller. Bu açıdan aile, mahalle, okul, arkadaş çevresi, kültürel normlar, ortak ritimler, spor, sanat, dinî ve ahlaki pratikler, hatta gündelik hayat alışkanlıkları toplumun bağışıklık sisteminin parçaları gibi düşünülebilir. Bunlar bireyin davranışlarını sürekli zorla kontrol eden yapılar değil; tam tersine bireyin psikolojik dayanıklılığını artıran tampon alanlar üretirler. Dolayısıyla, bugün yaşanan kriz sadece bağımlılıkların artması değil, toplumun davranışsal bağışıklık sisteminin zayıflaması krizidir. Özetle ülkemiz son dönemde her alanda çok hızlı bir dönüşüm ve ölçek büyütme süreci yaşadı. Fakat bu büyümenin yanında psikolojik, kültürel ve toplumsal denge mekanizmalarının yeniden üretilmesi aynı ölçüde güçlü bir şekilde gerçekleşemedi. Yeni duruma dair dinamik bir etkenlikten ziyade edilgenlik daha baskın oldu. Bir başka deyişle, toplum, bu yeni dönüşüm karşısında çoğu zaman yön veren değil, dönüşümün hızına uyum sağlamaya çalışan edilgen bir pozisyonda kaldı. Bu süreç kendi akışkanlığı önündeki eski denge noktalarını kolay bir şekilde yok ederek insanın dayanıklılığını (bağışıklık sistemini) zayıflattı. Dolayısıyla, dijitalleşme bu geçiş dönemindeki kırılganlıkları kolay bir şekilde derinleştirdi. Bugün yüzleştiğimiz sorunların çoğu buradan kaynaklanıyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl mesele yalnızca ekonomik büyümeyi sürdürmek değil; aynı zamanda insanın dikkatini, psikolojik dayanıklılığını, aidiyet duygusunu ve öz denetim kapasitesini koruyabilecek yeni toplumsal denge mekanizmaları üretebilmektir. Artık mesele sadece bağımlılıkların artışı değil, daha önemlisi modern toplumların kendilerini nasıl ayakta tutacakları sorunudur. Bu yeni vasatta yeni bir toplumsal bağışıklık sistemi üretebilmenin imkânına odaklanmak gerekmektedir.

Go to News Site