Collector
Cuhûd | Collector
Cuhûd
BirGün Gazetesi

Cuhûd

Instagram’da bir ara yaygın kullanılan “İsviçre olsa beğenirdiniz ama burası Artvin” gibi bir kalıp vardı. “Hayat bir kavga, ilk düşmanın sensin” de bu kalıba uyarlanabilir. Dünya bu cümleyi Fight Club filminin sloganı olarak öğrendi ve poster yapıp duvarlarına asacak kadar benimsedi. Garip olan şu ki, aslında bu cümle Batı’nın İslam’ı terörle özdeşleştirmek için kullandığı cihad kavramının özeti. Brad Pitt söyleyince beğenildi ama “Bu aslında cihadın tanımı” deseydi fazla like almazdı. Cihad herhalde en yanlış bilinen sözcüklerden biri. İki tip cihad var, biri “Küçük Cihad” yani savaş meydanında düşmana karşı yapılan mücadele. Esas cihad “Cihad-ı Ekber” denilen “Büyük Cihad” ve tam tanımı şöyle: “İnsanın kendi nefsine, bencilliğine, hırslarına ve zaaflarına karşı verdiği mücadele.” Cahilce ve tepeden bakan yorumunların tam aksine, cihad İslam’daki hoşgörü ve tasavvufun kaynağı: “Bir güzeli görünce aklına çirkinlik geliyorsa, kabahati o güzelde değil kendi gözlerinde ara” Gel de bunu Manifest grubunu protesto için konvoy yapanlara anlat. Cihada çok benzeyen, onun kadar kritik olan ama nedense pek az bilinen bir başka sözcük var: Cuhûd. Cihadın sözlük anlamı bir amaç uğruna son gücünü harcamak, direnmek, cuhûdun sözlük anlamı tüm gücünle ve inatla reddetmek, inkar etmek. BirGün okurlarının genelinin dini bilgisi doyurucudur ama belki gençlerden bilmeyenler olur diye (Hoş, genç biri neden benim yazılarımı okusun, ayrı konu) kavramın İslam’daki yerini anlatayım: “La ilahe illallah” dediğin anda Müslüman kabul ediliyorsun. Bunu inanarak mı söyledin, yoksa sadece dilinle mi söyledin Allah bilir ama biz kullar için, “La ilahe illallah” diyen herkes Müslümandır. “La ilahe illallah” yani “Kelime-i Tehvid” ikili parçalı bir cümle: “La ilahe” Tanrı yoktur demek, “illallah” Sadece Allah vardır demek. Bu cümlenin kısa çevirisi “Allah’dan başka tanrı yoktur” diye yapılsa da, bire bir çevirisi “Allah vardır ve ondan başka tanrı yoktur”. Bir kişi bu cümleye karşı çıkarsa “şirk koşmuş” oluyor. İslam’ın ilk yıllarında Arabistan yarımadasında bir kısmı bugün hala yaşayan, büyük bölümü zamanla unutulan çok sayıda din, çok sayıda tanrı var. İslam’dan etkilenenlerin bazıları “Tamam, İslam’ın Allah’ını kabul ediyorum ama benim inandığım başka tanrılar da var” derse, bu şirk ve şirk en büyük günah. Her ne kadar “şirkin affı yoktur” denilse de, bazı durumlarda hafifletici sebepler var. Örneğin kişi bunu bilmiyor olabilir, kimse ona anlatmamış olabilir. Bu durumda bile kişiye “Senin aklın yok mu? Bir tek yaratıcı olduğu sonucuna kendi aklınla ulaşamadın mı?” diye soruluyor ama kişi tövbe edip hakikatı kabul ederse affediliyor. Affedilmeyen türden olan şirk, ona tebliğ edilmesine rağmen, bile bile Allah’ın varlığını ve birliğini inkar etmek. İşte bunu cuhûd deniliyor. Bir kişi cuhûd içinde son nefesini verirse, ebedi hayatta cehennem azabından asla kurtulamıyor. “Tanrı tanımaz” kavramındaki tanımama hali kişi bilmediği için tanımıyorsa affedilebiliyor ama bile bile tanımamakta direnirse af yok. Cuhûd sadece dinsel anlamda değil, hayatın her alanıda kullanılabilir. Orta Çağ’da bir şövalye kılıcını çekip, “Ben kralı tanımıyorum” dediği anda, üzerine bastığı toprak bir ülkeye, şövalye de bir krala dönüşürdü, tabi hayatta kalabilirse. İş hayatında birçok suç affedilir ama patronu tanımayı reddettiğin anda ya istifa etmen ya da kovulmayı beklemen gerekir. Gün olur bir zamanlar uğruna ölebileceğin yarinden soğursun ve bir anda içinden “artık onu sevgilim olarak görmüyorum” dersin, çoluk çocuk koşullar alışkanlıklar nedeniyle ilişki daha uzun yıllar devam etse de, aşk o “cuhûd” anından itibaren geri dönülmez biçimde biter. 1994’de Erdoğan ilk seçimini kazandığında, İstanbul’un büyük kısmı “cuhûd”a düştü. Meydanları doldurup zafer çığlıkları atan bu insanlar kimdi? Kimse onları tanımıyordu. Nereden gelmişlerdi? Evlere temizliğe gelen kadınlar, kömürleri apartman depolarına taşıyan hamallar, sokakları soğan kokutan lahmacuncular vardı şüphesiz ama bunlar oy kullanabiliyorlar mıydı? Erken dönem Kemalizm’de Sovyet yapısalcılığından, daha sonra Amerikan kitsch propagandalarından etkilenen resimlerde, gürbüz, al yanaklı, geniş omuzlu görünen Türk köylüleri, o resimlerdeki tasvirler hiç benzemeyen giyim tarzları ve tavırlarıyla “kentleri işgal” mi etmişlerdi? Birkaç yıl sonra askerler “Bunlar bizi keser” diyerek 28 Şubat’ı getirdiler. Deprem, anayasa kitapçığı derken bir genel seçim oldu ve Erdoğan’ın partisi tek başına iktidara geldi. Ama şüphesiz bu da bir tesadüftü, şansı yaver gitmişti, bu gerçek olamazdı, seçimde hile vardı. 1994’den bugüne 32 yıl geçti ama toplumun bir kesimi Erdoğan’ı, partisini ve ona oy veren seçmenleri “tanımamayı” bırakmadı. Nesiller geçti, cuhûd geçmedi: “Ona oy verenler ya hırsızdı, ya cahil, iyi insanlar bizdik ve iyi bir insanın bile isteye AKP’ye oy vermesi imkansızdı.” Kılıçdaroğlu bu zihniyetin sözcüsü olarak yükseldi. “Organize dürüstlük” diyerek başlayıp ilk hezimetini yaşadığı seçimden sonra defalarca aynı şeyi tekrarlayarak AKP’nin güçlenmesine katkıda bulundu: “Ben geleceğim ve hepinizi yok edeceğim.” Lafta “halkımızı” hiç ayırmadan çok seviyorduk, halkımızı kim sevmez? Ama bu halkımızın otuz yıl boyunca aynı kişiye oy vermesini anlamaya çalışmak yankı odamızda kimsenin işine gelmiyordu. Aradan bunca zaman geçti, neler neler oldu… 2010’ların ortasında komaya giren biri bugün gözlerini açıp TV izlese, Kılıçdaroğlu’nun bir estetik ameliyatla Özgür Özel’e dönüştüğünü düşünebilir. Özel Twitter’da esip kürsüde gürleyerek, tıpkı Kılıçdaroğlu gibi haykırıyor: “Ben geleceğim ve hepinizi yok edeceğim.” Komadan çıkan hastaya uzun uzun anlatmak gerek: “Aslında 2019’da bu söylem bırakılmış, yapıcı bir dil kullanılmıştı ama iktidar adacıkları hızla büyüdü, taş altında kalındı laf altında kalınmadı, karşılıklı dahice iletişim hamleleriyle yankı odaları sağlamlaştırıldı, trolcülük en kârlı meslek oldu. Özel başlangıçta çabaladı; doğru yanlış, taktik strateji bilinmez Erdoğan bile çabaladı, CHP’yi ziyarete geldi. Ama işte sonuçta döndük dolaştık aynı cuhûd’a ulaştık” Türkiye kentleştikçe cuhûd azaldı, hatta neredeyse yok oldu. Çocuklarını aynı servis aracına bırakan Diyarbakırlı avukat ve Trabzonlu doktor zamanla arkadaş oldular; başörtülü kız plajda güneşlenen kız arkadaşının sırtına yağ sürerken Yan Yana filmindeki bir espriye beraberce güldüler, siyasetin olmadığı her yerde güller açtı, siyasetin bulaştığı her yerde toprak kurudu. Bugün dünyanın büyük bölümünün imrenerek baktığı bir ülke haline geldik. İktidarın propagandasının aksine, dünyanın tüm mazlum milletlerinden Türkiye’ye gelenler gökdelenlere, otobanlara değil, bu beraber yaşama kültürüne imrenerek bakıyorlar. Nasreddin Hoca göle boşuna maya çalmadı, Köroğlu yok yere dağa çıkmadı; işçiler, mühendisler, sanatçılar, yöneticiler, ozanlar, milyonlarca insanın emeği, direnişi ve muhabbetiyle Türkiye dünyanın göz bebeği bir ülke oldu. Doksan milyon kişinin yaşadığı bir ülkede her gün binlerce kötülük oluyor, bu kötülüklerin bir kısmı sistematik ve örgütlü bir şekilde üretiliyor ama milyonlarca da iyi şey oluyor. Milyonlarca iyi insanın dikkati, özeni, sağduyusu ile milyonlarca tatsızlık olmadan önleniyor. Kutuplaşan siyaset bizi sürekli ötekine karşı cuhûd etmemize zorlasa da, halkın ezici çoğunluğu bu en büyük günahıişlememek için direniyor. İster AKP’ye, ister CHP’ye veya diğer partilere oy vermiş olsun, bu ülkenin çoğu iyi insanlardan oluşuyor. Trump denilen nesnenin sırf İran’a füze satmasın, İsrail’in gönlü olsun diye onlarca taviz vererek Çin’in kapısını çaldığı, güzel komşumuz Yunanistan’ın aynı İsrail’den medet umup adaları silahlandırdığı, Fransa’daki soytarının bile buradan yolunu bulmaya çalıştığı, adım adım üstümüze gelen bir tezgah varken, bu tezgah apaçık bir gerçeklikken biz neyin cuhûdu içindeyiz? Birbirimizi tanıyarak. “Ben gelirsem seni mahvedeceğim” demeden, “ben zaten buradayım ve seni mahvediyorum” da demeden. Bize gösterilenlere değil gözlerimize cihad açıp, bu mükemmel ülkenin hiçbir zenginliğine cuhûd etmeden yaşayabilir miyiz? Yaşayabilecek miyiz?

Go to News Site